İrşad Dergisi 2013 Kutlu Doğum Özel Sayısı

irsad.kutludogum-2013irsad pdfirsad ekitap

ŞEFAÂT HAKTIR
SIRR-I ATEŞ-İ AŞK
YAVUZ SULTAN SELİM HAN
RASULULLAH AHLAKI SADAKA
EY İMAN EDENLER
ONLARI TANIYOR MUYUZ?
MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDİ’DEN GÜL DESTESİ
RASULULLAH (s.a.v) HZ SÜNNETİ OLARAK EDEP
HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA’NIN (s.a.v) MÜBAREK İSM-İ ŞERİFLERİ
ŞAH-I NAKŞİBENDÎ HAZRETLERİ
GELİBOLU MEVLEVİHANESİ
ÖLENİN ARKASINDAN 7’Sİ, 40’I, 52’Sİ YAPILIR MI?
ÇOCUK EĞİTİMİ VE AİLE
TEDAVİDE HARAMLA İZLENEN YOL
KAVUN VE KARPUZ
HAZIR GIDALARIN
ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ



Cenab-ı Allah (celle celaluhu) Kuran’ı Kerim’inde “O gün, Rahman olan Allah'tan izin alandan
başka kimse şefaatte bulunamayacaktır.” (Meryem-87) buyurmuştur. Demek ki bazı şefaatçiler var. Bunu
Kur’an kendisi söylüyor, bunu bile bile yok görmek küfürdür. Derhal tövbe etmeli ve geri dönülmelidir.
Ayrıca Allah Kuran’ını da yine “O gün Rahman olan Allah'ın izin verdiği ve konuşmasına rıza
gösterdiği kimseden başkasının şefaati fayda vermeyecektir.”(Taha-109) buyurarak meselenin mahiyetini
açıklamıştır. Her iki ayet-i kerimede de Allah, kıyamet gününde bütün yaratılmışlar toplandığında
yaşanacak olan sahneleri bildirmiştir. Tabi bu durumda kimlerin şefaatçi olacakları söz konusu olur. Bir
kere bilinmesi gerekli ki kâfirler, Allah'ın huzurunda birbirlerine şefaatçi olamayacaklardır. Ancak
dünyada iken Allah'a iman ederek şefaat etme salahiyetine erişenler; bunların başında Peygamberimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem) geçmiş peygamberlerimiz, âlimler, melekler, Kuran, şehitler ve cennetlikler
müstesnadır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde de şöyle buyurmaktadır:
“Kıyamet gününde üç sınıf insan şefaatçi olacaktır. Bunlar; Peygamberler, sonra âlimler, sonra
şehitlerdir.”(İbn-i Mace)
Peygamber efendimiz başka bir hadis-i şerifinde de şöyle buyurmaktadır:
“Kıyamet gününde şefaatçi olmam için insanlar bana gelirler. Ben de kalkar Rabbimden izin
isterim ve bana şefaat etme izni verilir. Ben Rabbimi görünce hemen secdeye kapanırım. O beni dilediği
kadar secdede bırakır. Sonra bana şöyle denir: „Ey Muhammed! Başını kaldır, söyleyeceğini söyle;
sözün dinlenecek. İstediğini dile, istediğin verilecek. Şefaatçi ol, şefaatin kabul edilecek.‟ Bunun
üzerine ben Rabbime bana öğrettiği şekilde hamd edeceğim. Sonra şefaatçi olacağım. Bana belli bir
sınır tayin edilecek. Ben onların cennete girmesini sağlayacağım.” Peygamber Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) bu sözlerini üç kere tekrarlamış, sonunda da şöyle buyurmuştur: “Sonra „Lâ ilahe
İllallah‟ diyen ve kalbinde zerre kadar hayır bulunanlar cehennem ateşinden çıkarılacaklardır.”
(Buhari-Müslim)
Başka bir hadiste Ebu Zer’i Gifari, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet
etmiştir:
”Bana, benden önce herhangi bir Peygambere verilmeyen beş özellik verilmiştir. Ben, kırmızı
renkliye de siyah renkliye de Peygamber olarak gönderildim. Yeryüzü benim için mescit ve temiz
kılındı. Ganimetler bana helal kılındı ki benden önce hiçbir kimseye helal kılınmamıştı. Düşmanın
kalbine korkum salınmakla yardım olundum. Bir aylık mesafedeki düşman benden korkar oldu. Bana
„İste, isteğin verilsin.‟denildi. Ben de isteğimi, ümmetime şefaat etmek için ahirete bıraktım. Sizden,
Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmayan kimseye Allah dilerse şefaatim erişecektir.” (Ahmed b. Hanbel-
Müslim)
Yine başka bir hadiste Hazreti Hüseyin'in oğlu Ali'den, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem),
yeryüzünün uzatılması hakkında şunları buyurduğu rivayet edilmektedir:
ŞEFAÂT HAKTIR
BETÜL SAYGINER
“Kıyamet günü geldiğinde Allah yeryüzünü uzatacaktır. Her insan için ancak ayaklarını basacak
kadar bir yer bulunacaktır. Kabirden ilk çağrılacak ben olacağım. Cebrail, Rahman olan Allah‟ın
sağında olacaktır. Allah‟a yemin olsun ki Cebrail kıyamet gününden önce Allah‟ı görmemişti. Ben: „Ey
Rabbim, bu Cebrail bana, senin kendisini elçi olarak gönderdiğini bildirmişti.‟ diyeceğim. Allah Teâlâ:
„Evet, doğru söylemiştir.‟ buyuracaktır. Ben şefaatçi olacağım ve „Ey Rabbim, kulların yeryüzünün
etrafında sana kulluk ettiler.‟ diyeceğim.” Allah (celle celaluhu) diyor ki: “İşte Rasulullah‟a ahirette
verilecek olan ve bütün yaratıklar tarafından övülecek olan Makam-ı Mahmud” budur.”
Peygamberlerin şefaati haktır. Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaati, günahkâr müminler
ve onlardan büyük günah işleyip cezayı hak etmiş olanlar için hak ve sabittir ve böyle inanılması gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de “(Melekler) ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat edebilirler...” (Enbiya
Suresi-28) buyrularak meleklerin de şefaatçi oldukları beyan edilmiştir.
Kuran’ın şefaati ile alakalı bir hadisinde de Ebu Ümame el-Bâhili diyor ki:
“Rasulullah‟ın şöyle buyurduğunu işittim: „Kuran‟ı okuyun. Çünkü o,kıyamet gününde okuyana
şefaatçi olacaktır. Özellikle, iki çiçek olan Bakara ve Al-i İmran Suresi‟ni okuyun. Çünkü onlar
kıyamet gününde adeta iki bulut veya iki gölgelik yahut havada grup halinde uçan iki bölük kuş gibi
gelecekler ve kendilerini okuyanları müdafaa edeceklerdir. (Yani, cehennem ateşine karşı engel
meydana getireceklerdir.) Bakara Suresi‟ni okuyun. Onu almak bereket, bırakmak ise hüsrandır. Onu
okumaya, batıl ile meşgul olanların (Yani sihirbazların) gücü yetmez.‟” (Müslim)
Mülk Suresi için de Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde:
“Kuran‟da otuz ayetten meydana gelen bir sure, bir kişi için şefaatçi oldu ve onun günahları
affedildi. Bu sure Mülk Suresi‟dir.” (Tirmizi) buyurarak mukaddes kitabımızın da şefaatçi olduğunu beyan
etmiştir.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şehitliğin fazileti ile ilgili çeşitli hadis-i şerifler irad
etmiştir. Bu husustaki hadis-i şeriflerinin birinde şöyle buyurmaktadır:
“Şehidin Allah katında altı özelliği vardır. Kanının ilk damlası ile günahları affedilir. Cennetteki
yerini görür. Kabir azabından kurtulmuş olur. Büyük korkudan (Kıyametin dehşetinden) emin olur.
Başına vakar tacı giydirilir. Bu tacın yakutlarından her biri dünyadan ve ondaki şeylerden daha
hayırlıdır. Şehit, yetmiş iki huri ile evlenir ve akrabalarından yetmiş kişiye şefaati kabul edilir.” (Tirmiziİbn
i Mace) buyurarak şehitlerin de şefaat edeceğini beyan etmiştir.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şerifinde:
“Şehit, ailesinden yetmiş kişiye şefaatçi olacaktır.” (Ebu Davud) demiştir.
Ayrıca hadis-i şeriflerde, müslümanların küçükken ölen çocuklarının da şefaatçi olacağı
belirtilmiştir.
Şefaate bu ayet ve hadislerin ışığında bakılmalı, şüpheye düşülmemelidir. İnanıyoruz ki Allah (celle
celaluhu) müsaade ederse şefaat gerçekleşecektir.
SIRR- I ATEŞ- İ AŞK
HAMUŞ
Kûn emri ile yaratılan ilk insanın, arşın
kubbelerinde “O”nun adını gördükten sonra
yüreğinde kalan özlem ile doluşunun adıdır aşk.
Havva ki, o aşk- ı derûnun ete kemiğe bürünmüş
halinin Kâl oluşudur. Âdem’in yıllarca
gözyaşlarını dökerek aradığı aşkla sulanmış
topraklar, Âdemoğullarına kalan ebedi mirastır.
Havva’nın aşkı ile yeryüzüne ayak bastıktan
sonra, yıllarca onu arayan Âdem, aşkı emanet
bırakmıştır gözyaşlarıyla suladığı kara toprağa
kendinden sonra basacak olan tüm Âdem
kullarının da basacağını bilerek. Bu topraktan
yaratılmış ve yaratılacak olan her kul aynı
zamanda aşk-ı muhabbetin de varisi olmuştur
bilmeden. Bu mirasın varisleri olan tüm
insanlık, Âdem’in yakarışlarıyla aramışlardır
Havva’larını aynı topraklarda binlerce yıl
bıkmadan iştiyakla.
Havva ise ayrılık ateşini tadan ilk kadın olmaklığını, ancak özlemin ve bekleyişin ayrılmaz
yoldaşlığında aşkın baki kalacağını tecrübe eden iptidailiği ve gözyaşlarıyla beraber tüm kadın ırkına ve
evlatlarına emanet bırakmıştır. Ayrılık, belki de yasak meyvenin kekremsi tadının, yaratılanların aşkla
tanışmaklıklarında damaklarında kalan ebedi tadıdır.
Yeryüzü gecelerinin bitmez tükenmez şafağında Âdem’i özlerken Havva ve Havva’yı ararken
Âdem, kalp ağrılarınının dinmezliğini kavuştuktan sonra da hissettiklerinde bildiler aslında aşkın ne
Havva ne de Âdem olmadığını. Vuslata erdikten sonra hala yürekte kalan o ince sızının adıydı aşk. O’nu
özlemek, O’nu beklemek ve O olmaktı aşk. Âdem’in kulağına fısıldarken bu kelimeyi Cebrail, bildi
Âdem cennetten yeryüzüne getirebildiği tek emanetin ne olduğunu. Aradığında yeryüzünde adım adım
Havva’yı, bildi aradığının ne olduğunu. Ve bulduğunda dahi, hala aranılana vasıl kılınmadığının,
Havva’nın gözlerinde olmadığını. Sonra bildi Âdem aşkı ve duydu bir suyun sesinde, bir bülbülün
nalişinde bir yıldızın kayışında bir gülün kokusunda, güneşin ışıltısında kelebeğin kanadında, Habili’n
gamzesinde, Kabil’in ateşinde, her nesnenin, her canlının ve yeryüzünde her var olanın sesinde aradığının
özlediğinin ve yanmaklığının ne olduğunu. Ve Cebrail tekrar fısıldadı kulağına Adem’in aşkın özlemini
az da olsa teselli eden kelimeyi. Ondan sonra, duydu Adem yeryüzünde aşkın yakan, yaktıkça hem aşka
vuslatı çağıran, hem aşktan vuslatı kaçıran sesi, neyin nağmelerinde. Böylece, duymak kaldı Âdem’in
çocuklarına; neyden notaya, notadan arşa, arşdan meleklere, meleklerden cennete, cennetten sevgiliye,
sevgiliden sonsuzluğa, sonsuzluktan yiten yağmur taneleri gibi yeniden yeryüzüne erişen aşkın sesini.
Zümrüdüanka sonsuzluğuyla kül oldukça ölen, öldükçe küllerinden yeniden var olup, aşkı fısıldayan
sesini neyin . O ses ki aşkın yürekten özge yarenlik edemeyeceği hiçliğine bürünen zerresi oldu,
yeryüzünde ilkten kalan ebedi..Aşk oldu o zerre, Adem’in çocuklarının yüreğinde baki .. Kabil bu
zerrenin uğruna dökerken Habil’in kanını, bildi erişse de özlediğine, Âdem’in Havva’ya kavuştuğunda
aslında kavuşmanın aslının aşk olmadığını. Yandı babası gibi hiç cenneti bilmeyen yüreği, cennette olanın
özlemine ömrünü yiterek. Süregeldi aşkın masalı milyon yıl yasak olanın kekremsiliğiyle ve
hazımsızlığıyla onu her arayanın yüreğine eş...
İbrahim, Sare’nin aşkı ile sınanıp Hacer’in ayrılığıyla İsmail’ine hasret kalırken, O’nu sandı buldu.
Aşk Sare dedi yandı, aşk Hacer dedi yandı, aşk ayrılık dedi yandı, aşk ölüm dedi yandı ve anladı aşk
ancak cennetten dünyaya bırakılan bir zerre, vuslatına mekânın dünya olmadığı ve bildi ki İsmail’in taşın
üzerinde tevekküle kurban yatırılan boynunun aklığında Halilullah eden kendini aşktır ancak “O”na
vardığında vuslata ereceği. Ve duydu ak boyundaki kılıcın üzerine düşen bir damla gözyaşında, neyin
nalişini aşkın tesellisi olan.
Süleyman, kuşdilini dinlerken bülbülün nefesiyle yandı. Kurtlar, kuşlar karıncalar, aslanlar,
şahinler, serçeler, hanlar, hamamlar, saraylar, cinler, periler, insanlar... Esiriydi asasının ucunda ebedi. Ve
dahi eksikti yine de yüreğinde yalnızlığı fısıldarken aşkın zerresi. Belkıs’ı tahtıyla sarayında görünce sandı
Süleyman aşk işte bu… Lakin kavuşsa da atası gibi yandı Belkıs’ın gözlerinde aşkın sonsuzluğunda
yüreği. Anladı ve bildi ki aşkın yurdu yoktadır varolsa da her şeyi. Ve duydu Hüdhüd’ün ötüşünde neyin
nalişini aşkın tesellisi olan… Züleyha’nın gözleri, Yusuf’un gözlerine değince karardı güneş, söndü
yıldız ve dahi ayla mehtabın ışığı. Sandı Züleyha aşk Yusuf… Bir Züleyha ömrü Yusuf Yusuf sönerken,
kocar oldu görmeyen gözler, buruş buruş ten, bükük bükük bel, ak ak olmuş saçlarla. Züleyha olurken
Mısır’lı kadınlar, kanayan parmaklarında Yusuf’u gördüler. Züleyha aşk dedi işte bu… Payına hasret
düşerken Yusuf Yusuf ayrılık, buldu Züleyha Yusuf’u var edenin aşkını. Ve sandı vaslolunca diner özlem
Yusuf’a. Dinmeyince özlemi, Züleyha’ya geri verilen gençliğiyle beraber Yusuf’u, bildi aşkın zerresidir
vuslatı derin derin kemiren, Yusuf’a her kavuşmada artan ayrılıktır aşkının zerresi. Duydu Züleyha
Yusuf’un gömleğine kanını veren kurdun yangınında neyin nalişini, aşkın tesellisi olan... Üveys çöllere
düşüp ararken O Server- i Kâinat’ın izini, yandı. Dudağına değen her damla su, çölde susuzluğunu artırdı
Veysel’in aşkla yanan dilinde.. Yollar O’na yönelmişken, azaldı ayrılık ateşi. Üveys Ol Cemal’in
yüzünü görmenin aşkına yanarken, oldu aşk pervanesi ateş misali çölde kavrulan. O Resul’ün ayağının
tozuna yüzünü sürerken, bildi aşk O’nda olmak değil; O olmak, bildi ayrılık O’nsuz kalmak değil, O
olmak. Bildi vuslat mescide varınca yüzünü görmek değil, O olmak. Aşkın hakikatini O’nda bulan
Veysel, anladı ve bildi ki, görseydi aradığını dinmeyecekti özlemi. Kavuşmak görmekte değilken, ayrılık
hasrette değildi. Yemen’dekinin Hicaz’da atan kalbi iken aşk, vuslat Hicaz’da Yemen yoluna yeniden
düşmenin gözyaşında idi. Ve duydu Veysel pervanenin kanadının aşkın ateşinde kavruluşunda neyin
nalişini aşkın tesellisi olan...
Mecnun, çöllere düştüğünde
aradığı Leyla’ydı. Leyla ki geceden
kara gözleri ile geceden daha kara
talihinin heyulasında bahtsız,
şümûlsüz kalırken, gidenin ardında
beklemekle, çürüyüp hiç
gelmeyecek olanın aşkına
bulanandı. Mecnun’ a ne uçsuz, ne
güzel bir vatandı çöl, vahşilerle
ünsiyet olduğu, sessiz leyl karası
gecelerde yıldızların yoldaşlık ettiği
sahra. Ve Leyla’ya ne menem bir
zulümdü Ümmü Selem’in aşksız
şatafat sarayı. Saray… Tutsak
olmak o altın sarayın kafes
hücrelerinde Leyla’ya müebbet…
Aşkını çölde haykıramamak avaz
avaz, aşkını ceylana, kurda, kuşa,
güvercine fısıldayamamak özgürce
sonsuzca. Hep susmak susmak,
sustukça susamak, hamuş olup
yutkunmak Leyla’ya kalan, dilsiz
cümlesiz, cümle âleme aşk kalmak.
Beklemekten ve özlemekten kararan
leyli gözlerin karadan kara ,
gözyaşlarının dahi terk ettiği buğulu
naçar bakış.. Bir eli yağda bir eli
balda saray sefası sürdüğü sanılan
Leyla’ya dar olan kuburdu saray.
Bir el ki yağda …Gönlüne urganlar vurur Leyla’nın, yağlı karasını ilmeğin geçirdikçe boynuna, her
boğulmada yeniden dirilip yeniden urgana uzanan.. Bir el ki balda, boğulurken yaşamaklığın,
ölememenin zulmüyle kahırlanır hiç gelmeyenin hasretiyle kalırken binefes… Saray… Leyla... Gece…
Saray ki çölden daha gece…Gece ki karadan daha hiçce…Ölmek ki yaşamaktan kaçarken her nefesle
çoğalan… Çoğalan ki azaldıkça Mecnun’suz Kays’sız akl ile meczup. Meczup ki çölde akl ile sözsüz,
dilsiz… Saray ki salarken her gece Leyla’nın yitirilmemiş aklına dinmeyen dipsiz acıyı, çöl sarar
Mecnun’u yitirilmiş aklıyla Hakk’ın sonsuz ikramlarını kucakladığı aşkını. O aşktır Mecnun’u Hakk’a
vaslederken çoğaltan, o aşktır ki Leyla’yı ölmeden her gece zümrüt saraya mevt eden….O baldır ki
Leyla’ya her lokmayı zehreden, o çöldür ki Mecnun’a her zikrini bal eden. O yağdır ki Leyla’ya her gece
hasreti gözyaşıyla kan edip de akl ile meczup. Meczup ki çölde akl ile sözsüz, dilsiz… Saray ki salarken
her gece Leyla’nın yitirilmemiş aklına dinmeyen dipsiz acıyı, çöl sarar Mecnun’u yitirilmiş aklıyla
Hakk’ın sonsuz ikramlarını kucakladığı aşkını. O aşktır Mecnun’u Hakk’a vaslederken çoğaltan, o aşktır
ki Leyla’yı ölmeden her gece zümrüt saraya mevt eden… O baldır ki Leyla’ya her lokmayı zehreden, o
çöldür ki Mecnun’a her zikrini bal eden. O yağdır ki Leyla’ya her gece hasreti gözyaşıyla kan edip de
yağdıran, o yağdır ki Mecnun’a her gece, vuslatla arşların sahibine rahmetlere daldıran. Aşktır Leyla’yı
Selem’in sarayına ve dünya hapsine esir eden. Acısı yardan ayrı kalanı leyl gibi karaya bulayan ölüme
yoldaş yapan vuslatsız gecesinde. Ve Mecnun’u şah yapan, çölün her kum tanesinde Hak ile vuslata
eriştiren.
O aşktır ki, öldürür Leyla’yı beşerin her
gülüşünde yaşarken halk içinde akil iken, o aşktır
ki diriltir Mecnun’u Hak ile her gece kelamsız,
insansız, sonsuz sükutla çoğaltır meczup iken. O
aşktır ki o sahrada fısıldadığını Ali’nin kuyuya
Mecnun’a sır kılıp okutturan. O aşktır ki ney olup
inleten çölleri ceylanın gözlerinden süzülüp
mecnunun dizlerine dökülen…O aşktır ki “ney”
olup inleyen Leyla’nın, Kays’sız her gecesinde
ruhundan sökülüp feryada kesilen çığlığını sonsuz
kılan..
İşte o aşktır Âdem’den Kays’a emanet
bırakılan ve vuslatı olmayan her ayrılığın
müsebbibi, sahibi. O aşktır ki,arşın kubbelerinde
ismi olanın tek sahibi olduğu “Habib” i,
HABİBULLAH yapan. O aşktır ki yeryüzünü,
gökyüzünü, kainatı ol HABİB’ e sebep var eden
VAREDEN’İN “VEDUD” ile nurlandırıp
halkettiği… O aşktır ki ol Habib’i severken,
özlerken, yanarken Âdem’i, Havva’sız kılan. O
aşktır ki ol Habib’i ararken İbrahim’e çölü dilsiz
kılan, Hacer’i ve Sare’yi sözsüz eden. O aşktır ki,
ol Habib’e yanarken Züleyha’yı Yusuf’a gözsüz
kılan, O aşktır ki Ol Habib’i anarken, Üveys’i
annesine yolsuz kılan, O aşktır ki ol Habibi
özlerken, yalnız onun hasretini var kılıp Leyla’yı
Mecnun’a haram eden, O aşktır ki aşk sanılan her
yürekte var olup, aşığın maşuka vaslına erdirse de
gönlünü her daim uçsuz yapan. O aşktır ki
yaradılan her kadını gönlünde zerresi bir noktayla
süslenen aşk ile var kılan , o aşktır ki yaradılan her
erkeği bu bezeli noktaya zerk edip aşkı
muhabbetten uzağa hasret kılan. O aşktır ki ol
Habib’i var edenin aşkıyla yarattığı her yürekte var
kıldığı ve ancak cennet- i firdevsinde vaslına
erdireceği vuslata hasret kılan!...
YAVUZ SULTAN SELİM HAN’A ZİYARET
AİŞE HÜMA
İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü ve Osmanlı padişahlarının dokuzuncusu. İkinci Bayezid
Han’ın oğlu, Sultan Süleyman Han’ın babası.
875 (m. 1470) senesinde bir gün, Fatih Sultan Mehmet Han’ın oğlu Şehzade Bayezid’in sarayına nur
yüzlü bir ihtiyar gelir. Sarayın kapısında uzun bir dua okuduktan sonra kapıdaki nöbetçiye, “Bugün bu
hanede bir erkek çocuğu dünyaya gelecek. Babasından sonra padişah olacaktır. Vücudunun yedi
yerinde ben bulunacak ve büyüdüğünde her ben sayısınca âli-şan (şanı büyük) beyleri mağlup
edecektir.” dedikten sonra oradan ayrılır. Nöbetçi bu zâtı takip ettiyse de bir anda kaybeder, nereye
gittiğini bulamaz. Bu haberi valiye söylemek isteyen nöbetçi saraya girdiğinde Şehzade Bayezid’in,
kucağına aldığı çocuğun kulağına ezan-ı Muhammedî ve ikamet okumakta olduğunu görür. Şehzade
Bayezid, “İsmin Selim olsun.” diyerek çocuğuna ismini verir.
İstanbul’da bu haberi işiten Fatih Sultan Mehmed Han, torunu için dualar eder ve “Lala, Selim’i çok
sevdim.” buyurur. Ertesi gün sabahleyin Sultan Fatih, lalasına gece gördüğü rüyayı anlatır: “Kendimi bir
derya içinde gördüm. Yanımda oğlum Bayezid de vardı. Bir ara deryanın karşı tarafından bir güneş
doğdu. Güneş önce beni, sonra da Bayezid’i aydınlattı. Sonra yedi güneş daha doğdu.” Fatih’in lalası
rüyayı “Cenab-ı Hak hayra getirir inşallah. Sizden sonra yerinize oğlunuz Bayezid’in sultan olacağını,
ondan sonraki padişahın yedi şöhretli kimseye galip gelerek müslümanları bir bayrak altında
toplayacağını umarım.” diyerek tabir eder.
Küçük yaşta İstanbul’a gönderilen Şehzade Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmed Han’ın terbiyesinde
yetişmeye başlar. Şehzade Selim’e Kur’ân-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri verilir. Ayrıca yüksek fen
ilmi üzerinde de dersler verilerek yetiştirilir. Bu arada ata binmek, güreş tutmak, ok atmak ve kılıç
kullanmak da öğretilir. Çok zeki olan Şehzade Selim, kısa zamanda Arapça ve Farsça’yı ana dili gibi
öğrenir. Zamanının velileriyle görüşür, sohbetlerini kaçırmaz. Böylece, teveccühlerine kavuşup hayır
dualarına mazhar olur.
Babası, padişah olduktan sonra askeri sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için Şehzade
Selim’i Trabzon’a vali tayin eder. Şehzade Selim, Trabzon’da Mevlana Abdülhalim hazretlerinin
derslerini takip eder. Bu arada edebiyat ve tarih üzerinde de çalışırdı. Geceleri üç veya dört saatten fazla
uyumaz, vaktini ilim öğrenmekle geçirirdi. Hususi meclislerinde ilmî ve edebî mevzular konuşulur;
değerli âlimleri, velileri, tarihçileri bu meclislere davet ederdi. İlim adamlarına ziyadesiyle saygı gösterir,
onları yanından ayırmazdı. Müsait zamanlarını kitap mütalaalarıyla geçirirdi. Arapça ve Farsça şiirler
yazardı. Kendi el yazısıyla olan Farsça Divan’ı meşhurdur. Okumaya o kadar meraklı idi ki, savaşa
giderken ve gelirken dahi yanında kitaplar bulundurur, müsait durumlarda okurdu. Yine o, Mısır’daki
ikameti esnasında, Hindistan ve Çin haritalarını yaptırmıştır. O; şair, mutasavvıf ve filozof bir
hükümdardı.
Sultan Selim Han evliyaya çok rağbet eder, onların sohbetlerine katılmayı bulunmaz bir nimet
sayardı. Bu sohbetler sayesinde tasavvufla yetişmiş, üstün derecelere sahip olmuştur. Osmanlı Sultanları
arasında; tefsir, hadis, fıkıh, tarih, edebiyat gibi zahiri ilimlerde ve bâtın ilimlerinde en yüksek olanı
Yavuz Sultan Selim’dir, diyen âlimler pek çoktur. Ayrıca Yavuz Sultan Selim Han sefer dönüşlerinde,
bulunduğu yerlerdeki bütün âlim ve evliyaları İstanbul’a davet eder ve İstanbul’da bu âlimleri
medreselerde ders vermek üzere vazifelendirirdi.
Yavuz Sultan Selim, ihtişam ve gösterişe hiçbir zaman ehemmiyet vermezdi. Daima sadeliği sever
ve sade giyinirdi. Bir defasında oğlu Şehzade Süleyman’ı süslü elbiseler içinde görünce “Annene giyecek
bir şey bırakmadın!” diyerek sitem etmiştir. Kendisi için fazla para sarfıyla köşk ve lüks şeyler
yapılmasını istemezdi. Devletin bir kuruşunun dahi boşa harcanmasına rıza göstermez, buna riayet
etmeyenleri şiddetle cezalandırırdı. Hazineyi devamlı olarak dolu bulundurmaya gayret ederdi. Padişahlığı
sırasında hazine defterdarı Abdüsselâm Bey’e “Sirkeci ile Sarayburnu arasındaki sahile basit bir ev
yapınız.” diye emretmiş, o da Yalıköşkü denilen köşkü yaptırmıştı. Sultan, köşkün mükemmel yapıldığını
görünce çok üzülerek “Ben sana bu kadar para sarfına ruhsat vermemiştim. Basit bir gölgelik yapasın
diye emretmiştim.” buyurmuştu.
Allah-u Teâlâ’nın emirlerini
yerine getirme, İslamiyet’e hizmet
etme ve insanları doğruluğa sevk
etme gayreti o derece idi ki çıktığı
yolda her türlü arzu ve hislerine
kolaylıkla baskın çıkardı. Yavuz
Sultan Selim, bunu şu sözlerle
ifade etmiştir: “Ben Allah'ın (celle
celaluhu) emirlerini yerine
getirmek, zulüm görenlere yardım
etmek için zırh giydim, kılıç
kuşandım.”
Gayesi, müslümanları ve
İslam devletlerini bir bayrak
altında toplamak idi. Şehzade
Selim’in cihat aşkı, Allah’ın dinini
yayma arzusu o kadar fazla idi ki,
bu yolda ayakkabılarına bulaşan
tozları toplar, vefat ettiği zaman
ayaklarının altına koyulmasını
vasiyet ederdi. Kendi zatındaki
cihad aşkını, “O'nun aşkı ile
gönlü mahzun olan her sîne ne
bahtiyardır! Mustafa’nın
(sallallahu aleyhi ve sellem) yoluna
kurban edilen can, ne aziz bir
candır!” diyerek dile getirmiştir.
Hicaz’ın iki mübarek beldesi olan Mekke ve Medine’nin hizmetini üstüne almakla şanlı bir derviş
vasfında olup adeta iki dünyayı mezcetmiş (birleştirmiş) ve hutbelerde ismini, “Mekke ve Medine’nin
hizmetçisi” diye okutmuştur. Yavuz Selim, kendisine verilen bu onuru şöyle dile getirmiştir:
“Başarıyı nefsinden bilerek gurura kapılan, o nimete liyakat kazanamamış demektir. Allah’ın
lütuf keremiyle Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde Mekke ve Medine’nin hizmetkârı)
olduk. Lâkin bu nimeti nefsimizden bilip gurura kapılmaktan son derece hazer ettik. Bütün nimetler
Allah’ın lütfundan ibarettir.”
Yavuz Sultan Selim’e bu lütuf, ona rüyasında verilmiştir. Yavuz Selim Han ve Kapı Ağası Hasan
Ağa, rüyalarında Ali bin Ebu Tâlib, Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman’ı (radıyallahü
anh) görmüş ve bu kişiler kendilerini Rasulullah Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiğini,
Mekke ve Medine’nin hizmetinin Sultan Selim’e verildiğini bildirmişlerdir.
Yavuz Sultan Selim Han, cesaret ve kahramanlığını da sahip olduğu sağlam iman ve yüksek
maneviyatına borçluydu. Mısır Seferi’nde, daha önce Cengiz ve Timur’un geçemeyip geri döndükleri
korkunç Tin Çölü’nü, mucizevî bir şekilde on üç günde geçmiştir. Şöyle ki Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı
fethetmek üzere sefer hazırlıklarını yapıp orduyu düzenledikten sonra yola koyulur. Tin çölüne
gelindiğinde daha on adımlık mesafe katedilmeden o kudretli padişah, atından atlayıverip atının
yularından tutar vaziyette yürümeye başlar. Arkadaki mevcut asker de atından inip Sultan Selim’in
ardından yürümeye başlar ve bu yürüyüş durumu bir müddet sürer. Çöl şartları ağır olduğundan ötürü, bir
süre sonra asker susuzluk çekmeye, yorulmaya başlar. Yanlarında bulunan vezirlerden birine
”Padişahımız neden yürüyor, o yürüdüğü için biz de yürüyoruz. Sebebi ne ola ki?” derler. Vezir bu
sözün ardından heybetli padişahın yanına sokulmaya niyet eder. Ancak padişah vezirin geldiğini hisseder
ve ”gelme” der gibi elinin tersini gösterir. Vezir anlamıştır yanına sokulmaması gerektiğini. Bir süre sonra
artık asker susuzluktan, yorgunluktan bitap düşer. Dudakları kurumuş, yürekleri yanmıştır. Tekrar vezire
doğru homurdanmalar başlar, ”Git konuş padişahımızla, neden yürüyoruz? Bitap haldeyiz, biz bu halde
nasıl savaşırız?” derler. Vezir tekrar padişaha sokulur. “Devletli padişahım, bir maruzatımız olacaktı.”
der. Yavuz, kafasıyla söyle diye işaret eder. Vezir, “Efendim asker yoruldu, susuzluktan bitap düştü,
değil savaşacak adım atacak dermanları kalmadı. Siz atınıza binseniz de asker de atına binip kalan yolu
dinlenerek gitse.” der. O kudretli koca padişah da gözyaşları içinde, “Nasıl binerim! Görmüyor
musunuz, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, önümüzde bize yol gösteriyor. O yaya
yürürlerken, biz nasıl at üzerinde olabiliriz?” diye cevap verir. (Devamı diğer sayıda )
Allah rızası için yapılan maddi ve manevi her iyiliğe, sadaka denir. İnsanlara para ile, mal ile, ilim
ile, yol göstermek ile yardım etmekten tutun da mahlûkata faydalı olmaya, kötülükten sakınmak ve
sakındırmaya, her türlü hayırlı işe, eve iyiliğe; halka (insanlara ve mahlûkata - yaratılmışlara) güler yüzlü,
hoş sözlü ve güzel davranışlı olmaktan, Hâlık’a (Yaratıcı olan Allah’a) itaat ve kulluk etmeye kadar her
türlü güzel davranışımız sadaka çerçevesi içindedir.
Sadaka” denilince, akla ilk gelen husus, maddi bağışlar ya da yardımlardır. Hâlbuki Rasulullah
(sallallahu aleyhi ve sellem), iyilik sayılan her şeyin sadaka olduğunu belirtmiştir.
O halde sadakaya -onu maddi yardımlar ile sınırlandırmayıp tam aksine sadakanın alanını daha da
genişleterek- tatlı bir söz, başkalarını rahatsız edici davranışlardan kaçınma gibi hususları da dâhil etmek
gerekmektedir. Böylece herkes, mutlaka bir sadakada bulunma imkânına kavuşmuş olmaktadır. Buna göre
maddi imkânsızlık içinde bulunan ya da muhtaç olan kimseler bile, iyilik yapmak suretiyle sadaka yapma
imkânına kavuşmuş olmaktadırlar. Yalnız yapılan iyiliğin ibadet sayılabilmesi için onun, iyi niyetle
yapılmış olması gerekmektedir.
Hazreti Peygamber sadaka ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur;
-Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi
arasında adalet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen, bir sadakadır. Güzel
söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım, sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp
atman, sadakadır. (Buhari, Cihad, 72, 128; Müslim, Müsafirun, 84)
En üstün sadaka, iki kişinin arasını bulmaktır. (Taberani)
İki kişinin arasını düzeltmek çok önemlidir. Dini tamir etmek demek. Kur’ân-ı Kerim’de açıkça,
“Müminler kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin ve ALLAH (celle celaluhu)’tan korkun ki
rahmete erişesiniz (Hucurat Suresi,10)” buyurulur. Allah Resulü de (sallallahu aleyhi ve sellem) barıştırmanın ve
ara bulmanın önemiyle ilgili birçok öğüt de bulunmuştur. Sahabe de bunun için can atar.
Peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ya Rabbi, Ali’nin
döndüğü yere Hakkı döndür” hitabına mazhar olan damadı, halifesi Hazreti Ali (radıyallahu anh) ile vefat
edeceğine yakın “Üzülme kızım bana en çabuk kavuşacak olan sensin” hitabına mazhar olan, ona en çok
benzeyen kızı, Hazreti Fatıma (radıyallahu anha) ve kendisi arasında geçen şu kıssayı sizlere sunup, bir
sonraki sayıda görüşmek dileğiyle selam ve dualarımı sunarım.
Hazreti Fatıma,
-Ya Ali! Hasan, Hüseyin aç; evde yiyecek yok. Gidip yiyecek bir şeyler alsana, der.
Hazreti Ali'nin sadece altı dirhemi vardır.
Yiyecek almak için evden çıkar ve giderken yolda kavga eden iki insan görür.
Hazreti Ali:
-Niçin kavga ediyorsunuz? Şu âlemde Allah'ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele
ediyorsunuz? Diye sorar.
Kavga edenlerden biri, diğerinden altı dirhem alacağı olduğunu, vermediğini, söyler. Hazreti Ali
cebindeki altı dirhemi çıkarır ve alacaklıya verir.
Evine geldiğinde eli boştur. 'Cennet kadınlarının seyyidesi':
-Ya Ali, hiç mi bir şey almadın? Diye sorunca:
-Ama ara düzelttim ya Fatma, der.
Hazreti Fatma'nın yüzünde nurlu bir gülümseme belirir. Memnundur kocasının bu güzel
hareketinden. Daha sonra Hasan'la Hüseyin ağlamaya başlarlar, 'açız' diye. Bu acı manzaraya dayanamaz
ve evden çıkar. Yolda bir adama rastlar. Elinde besili bir deve:
-Ya Ali, bu deveyi sana satmak isterim, ucuza satacağım.
-Param yok, der Hazreti Ali.
-Olsun, bu deveyi sana vermeyi çok istiyorum. Yüz elli dirhem bu deve. Al sonra ödersin. Alır
Hazreti Ali o deveyi. Yolda giderken başka bir adama rastlar:
- Ya Ali! Ne güzel bir deve bu. Ben bunu üç yüze alayım ne olursun reddetme beni.
Hazreti Ali:
-Ama ben bunu yüz elliye aldım, der.
-Olsun, ben çok beğendim bunu. Böylece deveyi satar. Hazreti Ali mutlu bir şekilde gider
yiyecekleri alır, eve döner. Sonra Peygamber'in huzuruna çıkar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) güler,
"gel" der, "ya Ali şu deve hikâyesini anlat". Anlatınca da der ki:
-Sen ki ara düzelttin. Allah Cebrail'i ile sana deveyi sattı. İsrafil'i ile de satın aldı. Her kim ki ara
yapar, birleştirir, düzeltir, ikilikten insanları kurtarırsa o bendendir ya Ali. İşte Allah Resulü’nün (sallallahu
aleyhi ve sellem) yolunda olmak budur.
Ey iman edenler! Allah'tan, O'na
yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar
olarak can verin! “Ey iman edenler!
Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve
ancak müslümanlar olarak can verin!” (Ali
İmran: 102)
Allah-u Teâlâ din olarak İslâm dinini seçip beğenmiş ve katında makbul olan bu dini, Resul-i
Ekrem’i olan Muhammed aleyhisselâm vasıtasıyla beşeriyete ilân etmiştir: “Allah katında din İslam’dır.”
(Âl-i imrân: 19) buyurmuştur.
Diğer bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurur:
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki asla kabul edilmeyecektir. Ahirette de ziyan
edenlerden olacaktır.” (Al-i İmrân: 85)
Hazreti Âdem aleyhisselam hem ilk insan hem de ilk peygamberdir. Allah (celle celaluhu) kavimlere
peygamberler göndermiş ve her peygamber daha yenilenmiş bir dinle gelmiştir. Örneğin, Hazreti Musa
aleyhisselâma indirilen İslam, Hazreti Nuh aleyhisselâma indirilen İslam’dan daha geniş ve daha
mükemmeldir. Hazreti İsa aleyhisselâma gönderilen İslam, Hazreti Musa aleyhisselâma indirilen
İslam’dan daha mükemmeldir. Din, Hazreti Muhammed aleyhisselâma gelince de kemalini bulmuştur ve
son şeklini almıştır. Allah-u Teâlâ ayet-i kerimesinde: “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim,
üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı beğendim.” buyurur (Mâide: 3)
İslamiyet son dindir, kıyamete kadar bakidir. Müslüman olmak ve müslüman olarak can vermek her
iki cihanın da saadetidir. Müslüman olarak ölmek, peygamberlerin de ortak tavsiyesidir. Kur'an-ı Kerim
bu konuda Hz. İbrahim ve Hz. Yakub'un tavsiyelerini şöyle haber vermektedir: "Rabb’i İbrahim'e,
"Teslim ol!" buyurunca o, "Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum." dedi.
İbrahim, bunu oğullarına da tavsiye etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dini(ni)
beğenip seçti. O halde siz de ancak müslümanlar olarak can verin.” dedi. (el-Bakara, 131-132)
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yakub aleyhisselamdan böyle örnekler veren Allah-u Teâlâ, müslümanlara
geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerinin kıssalarını Saffat Suresi’nde şöyle açıklar.
“75-Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik.
76- Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
77- Hem onun neslini baki kalanlar kıldık.
78- Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık.
79- Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun.
80- İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
81- Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
82- Sonra diğerlerini suda boğduk. “
Selam olsun Nuh aleyhisselama!
“83- Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı.
84- Çünkü o, Rabb’ine tertemiz bir kalb ile gelmişti.
85- O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?"
EY İMAN EDENLER!
KARİA ECRİN
86- "Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?"
87- "Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?"
88-89- Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.
90- O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.
91- Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi.
92- (Cevap vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi).
93- Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi.
94- Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler.
95- İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"
96- "Hâlbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."
97- Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler.
98- Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük.
99- Bir de dedi ki: "Ben Rabb’ime gidiyorum, o bana yolunu gösterir."
100- "Ey Rabb’im! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"
101- Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.
102- Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı
görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap,
inşallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
103- Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine
yatırdı.
104- Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "
105- "Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle
mükâfatlandırırız."
106- "Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)
107- Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.
108- Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.
109- Selam olsun İbrahim'e...
110- İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
111- Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
112- Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.
113- Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var,
hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.”
Selam olsun İbrahim aleyhisselama!
Selam olsun İsmail aleyhisselama!
Selam olsun İshak aleyhisselama!
“114-Andolsun, biz Musa’ya ve Harun’a da lütufta bulunduk.
115-Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
116-Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular.
117-Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.
118-Onları doğru yola ilettik.
119-Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer ad bıraktık.
120-Musa’ya ve Harun’a selam olsun.
121-Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
122-Çünkü onlar mümin kullarımızdan idiler.”
Selam olsun Musa aleyhisselama ve Harun'a!
“123-Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi.
124-Hani kavmine şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
125, 126-"Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabb’i olan Allah'ı bırakarak
"Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"
127-Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.
128-Ancak Allah'ın ihlâslı kulları başka.
129-Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.
130-İlyas'a selam olsun.
131-Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
132-Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.”
Selam olsun İlyas aleyhisselama!
“133-Şüphesiz Lût da peygamberlerdendi.
134, 135-Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kâfir olan eşi) dışında bütün
ailesini kurtarmıştık.
136-Sonra da diğerlerini yok ettik.
137, 138-Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş)
yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ düşünmeyecek misiniz?”
Selam olsun Lut aleyhisselama!
“139-Şüphesiz Yunus da
peygamberlerdendi.
140-Hani o kaçıp yüklü gemiye
binmişti.
141-Gemidekilerle kur'a çekmiş ve
kaybedenlerden olmuştu.
142-Böylece, Yunus kendini kınayıp
dururken balık onu yuttu.
143, 144-Eğer o, Allah'ı tespih edip
yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka
insanların diriltileceği güne kadar balığın
karnında kalırdı.
145-Derken biz onu hasta bir halde
sahile attık.
146-Üzerine geniş yapraklı bir ağaç
bitirdik.
147-Biz onu yüz bin, yahut daha fazla
insana peygamber olarak gönderdik.
148-Nihayet onlar iman ettiler. Biz de
onları bir süreye kadar geçindirdik.”
Selam olsun Yunus aleyhisselama!
Ve Selam olsun Muhammed aleyhisselama!
Selam olsun Muhammed-i Mustafa’ya!
Bir gün "Buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var" diye seslendi kendileri. Safa
Tepesi'nde toplanan halka sordular:
- Ey Kureyş Kabileleri! Ben size, şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücum etmek
üzeredir desem, bana inanır mısınız? Onlar:
- Evet inanırız. Çünkü sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir şeye şahit olmadık. Senin yalan
söylediğini hiç görmedik!
- O zaman beni dinleyin! Ben size
geleceği muhakkak olan şiddetli azabın
bildiricisiyim. Allah-u Teâlâ bana, en
yakın akrabalarımı ahiret azabı ile
korkutmamı emretti. Sizi, “La ilahe
illallahü vahdehu la şerike leh”
diyerek iman etmeye davet ediyorum.
Ben de O'nun kulu ve resulüyüm.
Eğer buna iman ederseniz, cennete
gideceksiniz.
Siz, “La ilahe illallah”
demedikçe, ben size ne dünyada bir
fayda ne de ahirette bir nasip
sağlayabilirim.
Geçmiş peygamberlerin
kavimlerinden bazılarının emirlere
uymadıkları ve Allah’a asi geldikleri
için helak oldukları Kur’an-ı
Kerim’de böyle açık delillerle
bildirilir. Âlemlere rahmet Peygamber
Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve
sellem) de Safa Tepesi’ndeki halkı
uyarırken asırlar sonraki ümmetini de
uyarır. İnsanlığı müslümanlığa davet eder. Son din İslam'a çağırır.
Müslüman olarak can vermemizi ister. Aksi halde ne dünyada ne ahirette fayda göremeyeceğimizi
bildirir.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ki Allah'a ve
Resulü’ne iman etmeniz, O’nu savunup desteklemeniz, O’nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah
akşam O'nu (Allah'ı) tesbih etmeniz için.”
(De ki) “Ben ancak bu şehrin Rabb’ine ibadet etmekle emrolundum ki O, burasını kutlu ve
saygıdeğer kıldı. Her şey O'nundur ve müslümanlardan olmakla emrolundum." "Ve Kuran’ı
okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete gelirse kendi nefsi için hidayete gelmiştir, kim sapacak
olursa de ki: "Ben yalnızca uyarıcılardanım."
Müslüman olarak ölmek, Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesidir.
Abdullah b. Amr b. el-As Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirmiştir.
“Kimin cehennemden kurtarılıp cennete konulmak hoşuna giderse ölümünü, Allah'a ve ahirete
inanmış olarak karşılasın.” (Ahmed b. Han-bel, 11, 192)
Çünkü “İşler, sonuçlarına göre değerlendirilir.” (Buharı, rikak 33). Çünkü “Her kul, öldüğü hal
üzere diriltilir.” (Müslim, iman 186).
“Rabb’imiz, bize sabır ver ve bizi müslüman olarak öldür!” (el-A'raf, 126)
ONLARI TANIYOR MUYUZ?
TALHA ALİ CÖMERT
Hazreti Ebubekir (radıyallahu anh):
Teymoğulları Kabilesi’nden olan Hazreti Ebubekir’in nesebi, Mürre b. Ka'b'da Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem) ile birleşir. Hazreti Ebubekir, kızı Aişe (radıyallahu anha) validemizle Peygamber Efendimiz’in
(sallallahu aleyhi ve sellem) evlenmesi sebebiyle Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kayın peder
olma şerefine nail olmuştur.
Hazreti Ömer (radıyallahu anh):
Babası, Kureyş'in Adiy Boyu’na mensup Hattab b. Nufeyl olup nesebi, Ka'b'da Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem) ile birleşir. Hazreti Ömer, kızı Hafsa (radıyallahu anha) validemizle Peygamber Efendimiz’in
(sallallahu aleyhi ve sellem) evlenmesi sebebiyle Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kayın peder
olma şerefine nail olmuştur.
Hazreti Osman (radıyallahu anh):
Ümeyoğulları Ailesi’ne mensup olup nesebi beşinci ceddi Abd'i Menaf’ta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve
sellem) ile birleşir. Hazreti Osman (radıyallahu anh), Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı
Rukiye (radıyallahu anha) validemizle evlenmiş ve Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) damat
olmuştur. Rukiye annemizin vefatından sonra Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kızlarından
Ümmü Gülsüm (radıyallahu anha) validemizle evlenmiş ve ikinci kez Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve
sellem) damat olma şerefine nail olmuştur. Bu sebeple Zi'n-Nureyn (iki nur sahibi) olarak anılmıştır.
Hazreti Ali (radıyallahu anh):
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası Ebu Talib'in oğludur. Peygamber
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Fatıma(r.anha) validemizle evlenmiş, Peygamber Efendimiz’e
(sallallahu aleyhi ve sellem) damat olmuştur.Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek soyları
Hazreti Ali (radıyallahu anh) ve Hazreti Fatma’nın(r.anha) çocukları olan Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin
(radıyallahu anh) efendilerimizden devam etmektedir.
Ebu'l-As (radıyallahu anh):
Abduluzza Ailesi’ne mensup olup nesebi, Abdüşems babası Abdümenaf’ta
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birleşmektedir.Ebu'l-As,
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Zeynep (r.anha) validemizle
evlenmiş ve Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) damat olmuşlardır.
Hazreti Hatice (r.anha.):
Mübarek annemizin soyları; babası Huveylid, dedeleri Esed ve Abduluzza’dan
sonra nesebi, Kusay’da Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
ile birleşmektedir. Peygamber Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) yirmi beş yıl evli
kalmışlar ve Rasulullah’dan (sallallahu aleyhi ve sellem) Fâtıma, Ümmü Gülsüm, Zeynep
ve Rukiye adında dört kızı, Kasım ve Abdullah adında da iki oğlu dünyaya gelmiştir.
Hazreti Ümmü Seleme (r.anha):
Mübarek annemizin soyları Ebu Ümeyye - Yakaza ve dedesi Mürre’de nesebi,
Peygamber Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) birleşmektedir. Ümmü
Seleme, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) en son vefat eden hanımıdır. Mübarek
annemiz vefat ettiği zaman yaşları 84 idi.
İmam Şâf'i:
İmam Şâfi’nin dedesi Muttalib, Abdul Menaf'ın dört oğlundan biridir. Nesebi
Abdul Menaf’ta Peygamber Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) birleşir. İmam
Şâf’i, İmam Malik ve İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin talebelerinden İmam
Muhammed’in öğrencisi idi. Onların içtihad yollarını öğrenip bu iki yolu
birleştirmiştir.
Hazreti Talha (radıyallahu anh):
Nesebi, Mürre b. Ka’b’da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)ile
birleşir. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyada iken cennetle
müjdelediği on sahabeden biridir. Çok defa tüm servetini bir kerede dağıtmıştır.
Kerem sahibi Allah (celle celaluhu) ise ona, bunu kat kat geri vermiştir. Peygamber
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona, cömertliğine övgü olarak, 'Talhatu'l-cud'
(Cömert Talha) lakabını vermiştir.
Hazreti Zübeyr (radıyallahu anh):
Nesebi, Kusay B.Kilâb’ta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birleşir. Aynı
zamanda annesi Safiye, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) halasıdır. Peygamber
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyada iken cennetle müjdelediği on
sahabeden biridir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onu çok seviyor ve
onu överek şöyle diyordu. “Her Peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim de
Zübeyr b. Avvam’dır.” Talha ve Zübeyr’in her biri, özellikleri bakımından insanların
birbirlerine en çok benzeyenleri idiler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretten
önce onları kardeş yapmıştı ve onlardan daima birlikte söz ederdi. Ayrıca
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hazreti Talha ve hazreti Zübeyr için
“cennetteki komşularımdır” demiştir.
MUSTAFA ÖZBAĞ EFENDĠ’DEN GÜL DESTESĠ
Niisa YILDIZ
Selamün aleyküm. Cenab-ı Hak gecenizi hayırlı eylesin. Cenab-ı
Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin inşallah. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü
hayırlı eylesin inşallah.
Kalbime gelen bir şeyi paylaşmak isterim sizinle. Bir ayet-i kerime
vardır: “Ey Habibim! İnsanlar bölük bölük müslüman olduklarında, sen
Allah‟ a (celle celaluhu) hamd ile tesbih et.”
Kıymetli dostlar! Ben ölüme inananlardan değilim. Bu dünya,
ahirete doğru bir sıçrama tahtası. Eğer bu dünya bir sıçrama tahtasıysa
Muhammed’ül Mustafa da bu sıçrama tahtasına basarak ahiret âlemine
yerleşti. Onun peygamberliğinin devam ettiğine inanıyorum. Eğer
peygamberliği devam etmeseydi Cenab-ı Hak ona, “insanlar bölük bölük
müslüman olduklarında hamd ile tespih et” demezdi.
Kur’an-ı Kerim’de, “Sen af (ve kolaylık) yolunu benimse (seç),
İslam‟a uygun olanı emret, kötülükten yüz çevir.” (Araf Suresi 199)
buyurmuştur. İnsanlar birbirlerini affedebilmeli. İnsanlar arasında af
hâkim olmalı. Çünkü insanı insan yapan özelliklerdendir affedebilmek.
Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Taif’te taşlandığında,
yüzünden kanlar akmaya başlar. Hemen Cebrail (aleyhisselam) belirir ve der
ki: “Ya Muhammed! Yanımdaki dağların meleği şu Uhud dağını
kaldırsın bu Taif şehrinin üzerine koysun.” Hazreti Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem) o haldeyken bile “Hayır. Ben onlardan iman edip iyi
ameller işleyecek, gelecekte Kur‟an ve sünnete tâbi olacak nesiller
bekliyorum.” der. Ve onun kanını akıtanları affeder. O peygamber ki
Hazreti Hamza’yı (radıyallahu anh) şehit edeni affetti. O Peygamber ki
kendisine kötülük yapanı affetti. Sizler de affedin. Unutmayın!
Affetmezseniz, affedilmezsiniz. Ve etrafınızdakileri sevin.
Sevmezseniz sevilmezsiniz. Önce Allah’ı (celle celaluhu), sonra Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem)
sevin. Etrafınızdaki herkesi ve her şeyi sevin. Sevgiyle hemhal olun, sevgiyle yoğrulun. Sevgiyle
yoğrulanlar ancak affedebilir.
Peygamber efendimize bir sahabi, “Ya Muhammed! En çok kimi seviyorsun?” diye sorar. “Aişe‟
yi” der. Sahabe tekrar sorar “Erkeklerden kimi seviyorsun?” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ebu
Bekir‟i” der. Demek ki yanı başımızda seveceğimiz eşlerimiz, dostlarımız olsun. Onları sevelim. Ama
hakiki olsun sevgimiz. Yüreğimizden gelsin. Menfaatsiz olsun.
Allah için sevelim, Allah için yürüyelim. “Allah için sevenler birbirleriyle, hiç kimsenin
gölgelenmeyeceği yerde gölgelenecekler.” Arş-ı âlânın gölgesinde… Ve onlar nurdan tahtlara
oturtulurlar. Nurdan taçlar giydirilir onlara. Peygamberler gıpta ile bakarlar. “Bunlar hangi
meleklerdendir?” derler. “Bunlar melek değil.‟‟ „‟Peki, hangi şehitlerdendir?‟‟ „‟Bunlar şehit de
değil.‟‟ „‟Bunlar kimdir o zaman?‟‟ Melek cevap verir: ‘‟Bunlar, dünyada iken birbirlerini Allah için
sevip, toplandıklarında Allah‟ı zikreden, Allah‟ın dostlarıdır.‟‟ Umuyorum ve ümit ediyorum
hepinizde onlardansınız inşallah.
Hazreti Ali (radıyallahu anh) naklediyor: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettikten
3 gün sonra bir bedevi geldi ve Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kabri şeriflerine
kapandı.
Başladı yüzünü kabrin tozuna, toprağına sürmeye. Ve dedi ki: “Ya Rasulullah! Sen Allah‟tan (celle
celaluhu) ne öğrendiysen bize onu öğrettin. O sana ne verdiyse sen de bize onu verdin. Sen söyledin,
biz dinledik. Sen emrettin, biz yerine getirdik. Ama Allah‟ın (celle celaluhu) sana indirdiği buyrukların
arasında, şayet kendilerine zulmettikleri ayeti de vardı. Ben kendime zulmettim. İşte huzuruna
bundan dolayı mağfiret dilenmeye geldim.” Yalvardı, yakardı, ağladı. Ve kabirden bir nida:
“Affedildin.” dedi. Bedevi büyük bir sevinçle oradan ayrıldı.
Dostlar! Muhammedi Mustafa ‘nın (sallallahu aleyhi ve
sellem) kabri şerifine gittiğinizde Allah’tan mağfiret isteyin.
Deyin ki: „‟Ya Rabbi, geldim. Senin Peygamberinin
huzuruna geldim. Senin evindeyim, sana misafirim. Ben
nefsime zulmettim. Ama senin huzuruna affedilmeyi umarak
geldim.‟‟
Ya Rasulullah! Şu anda senin kabrinin yanında değiliz
ama gönlümüz senin kabri şerifinin başında. Seni sevdiğimiz
için geldik. Sana âşık olduğumuz için toplandık. Senin yüzün
suyun hürmetine affolmayı umduk. Geldik ya Rasulullah! Biz
seni kapı bildik geldik. Seni Resulümüz bildik geldik. Senin
yolunu yol bildik geldik. Senin sünnetini başımıza taç ettik.
Yaşayamasak da geldik. Belki bir Ömer, bir Ebu Bekir, bir
Osman, Ali gibi olamadık ama bin dört yüz yıl sonra sana
iman ettik de geldik.
Bilemedik. Yan yattık, çamura battık. Tozlara bulandık,
kirlendik, pislendik ama geldik. Senin kapına, senin yoluna
geldik. Elimizden tutarsın diye ümit ettik. Gönlümüzden
tutarsın diye ümit ettik. Bizi Allah’a götürürsün diye,
mahşerde yalnız bırakmazsın diye, son nefesimizde bizimle
birlikte olursun diye ümit ettik de geldik. Bugün buraya senin
doğumunu kutlamak için geldik. Yüzümüzün kuruluğuna
bakmadan geldik. Senin o güzel kokunla kokulanmaya geldik
ya Rasulullah. Senin nurunla nurlanmaya geldik. Senin halinle
hallenmeye geldik. Susuzluğumuzu gidermeye, yalvarmaya
geldik.
Yalvarışımız, yakarışımız, muradımız, aşkımız,
muhabbetimiz, sevgimiz Muhammedi Mustafa (sallallahu aleyhi
ve sellem) olsun inşallah. Selamla, duayla, aşkla kalın.
Rehberiniz Muhammed’ül Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)
olsun inşallah. Yolunuz Muhammed’ül Mustafa (sallallahu
aleyhi ve sellem) olsun inşallah. Gönlünüz Muhammed’ül
Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) gönlünde olsun. Ve
Cenabı Hak onun sancağı altında toplanmayı bizlere nasip
etsin inşallah. Selamün aleyküm.
2012 Kutlu Doğum Konuşması
RASULULLAH (sallallahu aleyhi ve sellem) HAZRETLERİNİN
SÜNNETİ OLARAK ‘EDEP’
Edebi bize en mükemmel şekilde anlatacak olan, o hal üzere olan Peygamber (sallallahu aleyhi ve
sellem) hazretleridir. Cenab-ı Allah peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında Kur’an-ı
Kerimde “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin." (El-Kalem, 4) buyurmuştur. Peygamber efendimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem)de “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” [İmam Mâlik, Muvattâ,
Hüsnü’l-hulk, 8] buyurmuştur. Bir başka hadis-i şerifte “Beni Rabb‟im terbiye etti ve terbiyemi ne güzel
yaptı.” [Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I,12] buyurmuştur. Yüce Allah (celle celaluhu) Onu kendi katından mükemmel
bir edep ile donatmıştır. Ve bizlere örnek olarak göndermiştir. Bize düşen, onun sünnetlerine sımsıkı
sarılmak ve edebi ondan öğrenmek. Eğer ki biz onun ahlakıyla ahlaklanmak istiyorsak onun sünnetlerine
sarılmalı ve onunla olmak istiyorsak onu sevmeliyiz. Zira o, “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [Ebû Davud,
Edeb: 113; Müslim, Birr: 50] buyurmuştur. Amr İbni Şuayb (radıyallahu anh) babasından, o da dedesinden
rivayet ettiğine göre; dedesi, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işitmiştir:
«Bana en sevgili olanınızı ve kıyamet günü oturma bakımından bana en yakın olanınızı size
haber vereyim mi?»
(Hazır bulunan) topluluk sükût etti. Peygamber iki veya üç defa bu sözü tekrarladı. Topluluk:
«Evet, (haber ver), ey Allah'ın Resulü!» dedi. Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):
«Ahlâk bakımından en güzelinizdir.» buyurdu. [İmam Buhârî, Edebü"l-Müfred]
Edep, hayatımızın her anında olması gereken bir olgudur. Nitekim peygamber efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) her anı edep ile yaşardı. Bu onun kendisinin her an Allah-u Teâlâ’nın huzurunda
bulunduğunun bilincinde oluşunun ve O’nu (celle celaluhu) görüyormuşçasına yaşamasının bir tecellisidir.
Edebi öğrenmek, yalnızca Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetlerine uymakla
mümkündür. Onun sünnetlerinden birisi de edepli olmaktır.
"Bir mümin güzel ahlâkıyla gece ibadet eden, gündüz oruç tutan kimselerin derecelerine
erişir.","Güzel ahlâk; güler yüz,hayırlı işlerde el açıklığı, bir de kimseye eziyet etmemektir." buyuran
Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Ebû Hureyre'nin (radıyallahu anh) bir sorusu üzerine, Allah'tan
korkmanın ve güzel ahlâklı olmanın cennete girmeye sebep olacağını, güzel ahlâklı bir insana cennetin
yukarı kısmında bir ev verileceğini, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerine en sevgili olan
insanın ve kıyamette onun meclisine en yakın olacak insanın ahlâkı güzel olan kişi olacağını bildirmiştir.
(Riyazu's-Sâlihîn, 1/49-54). Hadis-i şeriflerden de anlaşıldığı üzere edebin ehemmiyeti büyüktür.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretleri insanlarla ilişkilerinde hoşsohbetli ve konuşmalarında
açık ve anlaşılırdı. Sohbet ederken kimsenin sözünü kesmez ve konuşanı sonuna kadar dinlerdi. Söze gerek
görmedikçe karışmazdı. Tartışmayı sevmez, sözü gereğinden çok uzatmazdı. Tane tane konuşurdu. Sözü
anlaşılsın diye üç kere tekrarlardı. Yanlış ve hoşlanmadığı bir davranış görürse “İçinizden bazı kimseler
şöyle şöyle yapıyorlar veya bana ne oluyor ki, şöyle şöyle şeyler görüyorum.” [Ebu Davud,2/550] Şeklinde bu
davranışları yapanların kim olduğunu belli etmez, kimseyi kırmadan yanlış hataları düzeltirdi.
Bir gün, meşhur Adiy d. Hatim Et-Tâî’yi evine götürmüşlerdi. Misafirini içi lif dolu minderine
oturturken, kendisi yere oturmayı tercih etmişlerdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerinin bu zarif
davranışı et-Tâî’nin müslüman olmasına sebep olmuştur.
Tevazu sahibiydi… Bir gün peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna bir adam
gelmişti. Adamcağız Allah Resulü’nün maddi ve manevi heybetinden dehşete kapılıp titremeye başladı.
Onun bu halini gören Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gayet tatlı ve yumuşak bir lisanla: “Sakin ol,
sıkılma. Ben bir hükümdar değilim. Ben Kureyş kabilesinden, kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.”
buyurmuşlardır. [İbn-i Mace, Et ‘ime, 11]
Mekke-i Mükerreme’ye girerken, muzaffer bir kumandanın gururuyla ve zafer işaretleriyle değil,
devesinin üzerinde secdeye kapanmış vaziyette ve bir şükür edası içerisinde idi. En küçük bir benlik
tezahürüne ve dünya meyline meydan vermemek için sık sık: “Allah‟ım! Gerçek hayat, ancak ahiret
hayatıdır.” niyazında bulunuyordu. [Buhari, Rikâk1]
Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarla olan ilişkilerinde ilgi, değer verme, adalet,
eşitlik, hoşgörü, sevgi, saygı, nezaket, güven ve sabır hâkimdi. Bir yolculuk sırasında devesine sert davranan
Hazreti Aişe (radıyallahu anhüma) validemizi şu sözleriyle ikaz etmişlerdi: „Ya Aişe! (Yavaş ol) Allah
Refik‟tir. Bütün işlerde rıfkı, yumuşak davrananı, sever.” [Buhârî, İstitâbe, 4]
Sevgili Peygamberimiz Uhud Savaşı sırasında: “Allah‟ım! Kavmimi bağışla! Çünkü onlar doğruyu
bilmiyorlar.” [Mâlik, Muvatta, Cihâd, 10.] diyerek, düşmanları için bile dua etmeyi tercih etmişlerdir.
Son olarak, O’nun en yakınında bulunma şerefine eren Hazreti Enes’in (radıyallahu anh): “Ben kendisine
on yıl hizmet ettim. Bu zaman zarfında bir kez olsun bana darılarak „öf‟ bile demedi. Yaptıklarım için,
„niçin yaptın?‟, yapmadıklarım için de „niçin yapmadın?‟ demedi.” [Müslim, Fedâil, 63] demiştir.
Yukarıdaki hadislerde görüldüğü gibi onun ahlakı böylesine güzeldi. Böylesine yüce bir ahlak
üzereydi. O halk arasında olduğu gibi aynı zamanda yalnız olduğunda da edebine devam ederdi. Çünkü o
hep sevdiğiyle beraberdi. O sevgilisini daima hoşnut etmeye bakardı. Bu yüzden her anı edep üzereydi.
Allah’ın (celle celaluhu) hoşnut olduğu hal ile hâllenmişti. Allah-u Teâlâ en çok sevdiği kulunu en çok sevdiği
haller ile hallendirmişti.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazretlerinin
Hadisleriyle Edeb Örnekleri
YUMUŞAK HUYLULUK:
“Hilim (yumuşaklık) öyle bir şeydir ki, bulunduğu her şeyi
güzelleştirir.” [Müslim, birr 78.]
Muhakkak ki hilim sıfatının en fazla tecelli ettiği kul Muhammed
Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretleridir. Onun bu meziyeti,
Kur'an-ı Kerimde şöyle anlatılır: "O vakit (Uhud Savaşı‟nda) sen,
Allah'dan gelen bir merhamet sayesindedir ki onlara (ashaba)
yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak
onlar etrafından dağılıp giderlerdi." (Âli İmran – 159)
VAKAR (AĞIRBAŞLILIK):
Hazreti Abdullah b. Abbas (radıyallahu anh)’ın haber verdiğine
göre Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem): "Olumlu tutum ve
davranış ile ölçülü olmak, Peygamberliğin yirmi beşte biridir" [
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/605.] buyurmuştur.
Yüce Allah (celle celaluhu) da Kur'an-ı Kerim’inde vakarlı kimseleri
şöyle övmüştür: "Allah'ın has kulları onlardır ki; yeryüzünde
sükûnetle ve vakarla yürürler.” [ Furkan Suresi: 63.] Hazreti Âişe
(radıyallahu anhüma) validemizin bildirdiğine göre kendisi Rasulullah’ı
(sallallahu aleyhi ve sellem) bir defa bile küçük dili görünecek şekilde
gülerken görmemiştir.[Buhârî edeb 68; Müslim istiska 16.]
UTANMA:
Edep, haya, insan ahlâkı için en güzel bir ölçüdür. İnsanın
haddini bilmesi, utanacak bir işten dolayı sıkılıp yüzünün kızarması, büyük bir fazilettir. Bu fazilet, sahibini
kötülüklerden uzak tutar. Gerçek hayâ insanın yüce yaratanına karşı duyacağı hayadır.
"Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), bir gün ashabına: "Allah'dan hakkıyla hayâ ediniz."
buyurdu. Ashab da:
Ey Allah'ın Resulü, elhamdülillah, haya ediyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve
sellem):
"Hakiki hayâ o değildir. Fakat gerçek manasıyla haktan hayâ eden başını (yani baştaki duyu
organlarını ve başın içindeki düşüncelerini gayri meşru düşünce ve davranışlardan) korusun. Karnı ve
karnın ihtiva ettiğini (midesini) kontrol etsin. Böyle yapanlar Allah'tan hakkıyla hayâ etmiş olurlar"
buyurdu. [Tirmizi, kıyâme, 24; Ahmed b. Hanbel, I, 387.Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/631-632.]
İYİLİĞE TEŞEKKÜR ETMEK:
Ebû Hureyre'den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):
"İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmez." [Tirmizi, birr 35; Ahmed b. Hanbel, Sünen-i Ebu Davud Terceme
ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 16/16] buyurmuştur. Allah’a (celle celaluhu) şükürsüzlük ona yapılacak edepsizliklerin en
büyüklerindendir. Allah’a her daim şükretmek edeptendir.
Aslında sevmek, edebi beraberinde getirir. Seven edeplidir. Mesnevi’de Hazreti Mevlana,“Aşktan
nasibi olmayanın eşekten farkı yoktur.”demiştir. Burada aslında aşktan maksat edeptir. Çünkü âşıkların her
hali edep üzerinedir. Âşıklar, güzel ahlaklı insanlardır.
Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerini seven kimse onun ahlakı ile ahlaklanır ve
ona en yakın olanlar onun buyurduğu gibi: «Ahlâk bakımından en güzelinizdir.» dediği kimselerdir. Allah
bizi edeb ve hayâ ile onun ümmeti arasına ilhak eylesin ve bizleri onun sünnetlerine sımsıkı yapışan, onun
haliyle hallenen ve onu seven kullarından eylesin.
En güzel isimlerin sahibi olan iki cihan serveri Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve
sellem) ve ailesine salât ve selam olsun. Dini kültürle iç içe olan Klasik Edebiyat’ımızda mevlid, hilye,
miracname, Hicretü'n Nebi, şefaatname, kırk hadis, yüz hadis gibi Hazreti Peygamber’le (sallallahu aleyhi
ve sellem) ilgili zengin türlerden biri de "Esma-i Nebi" dir. Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin Esma’ül Hüsna
şeklinde yazılması aynı şekilde habibi olan Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) için de
yapılmıştır. Bunun yapılması için Peygamber Efendimiz’in şu mübarek sözü de yazar ve şairleri bu
noktada yazmaya teşvik etmiştir. Bahsedilen hadiste Peygamber Efendimiz; Hz. Peygamber'in isim ve
sıfatlarını yazan, okuyan ve asan kimsenin evine bela, hastalık, dert, illet, göz değmesi, haset, büyü,
yangın ve yıkıntı gibi şeylerin yaklaşmayacağını; ism-i şeriflerinin orada bulunduğu sürece ev halkına
fakirlik, zehirlenmek, gam gibi sıkıntıların da gelmeyeceğini belirtmiştir. Bu hadis dolayısıyla Hilye-i
Şerifler yanında Esma-i Nebi levhaları da asırlarca müslüman evlerinin birer süsü olmuştur.
Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) isimlerini ve manalarını şöyle açıklayabiliriz:
Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) İsm-i Şerifi: Resul-i Kibriya iki cihan serveri yerde ins ve cin,
gökte melekler tarafından övülmüş nebidir. O bu âlemi şereflendirmeden önce dünyaya indirilen semavi
kitaplarda da ondan övgüyle bahsedilmiştir. Dedesi Abdülmuttalib, "Torununa neden Muhammed
ismini verdin? Hâlbuki bizde ve atalarımızın arasında böyle bir isim yok!" diyenlere, "Onun yerde ve
gökte övülen biri olmasını arzu ediyorum." diye cevap vermiştir. Hazreti Âdem (aleyhisselam) tövbe
edeceği sırada, "Ya Rabbi! Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hürmetine beni bağışla” diye
yalvarmıştır. Allah (celle celaluhu) ona, "Sen Muhammed ismini nereden biliyorsun?" diye sorduğunda
"Ey Rabbim! Sen beni topraktan yaratıp can verdiğin zaman, gözümü açıp baktığımda arşının
üzerinde, " La ilahe İllallah Muhammedün Rasulullah" yazdığını görmüştüm. O zaman anlamıştım
ki Muhammed senin en sevgili kullarındandır." diye cevap vermiş ve Allah (celle celaluhu) da " Evet ey
Âdem! O benim habibimdir. O son peygamberdir ve senin evlatlarındandır. O olmasaydı ben ne seni
ne de yeri ve göğü yaratırdım." diye cevap vermiştir. Allah (celle celaluhu) isminin yanına resulünün
ismini yazdırmış ve iman etmek için , "La ilahe illallah Muhammedün Rasulullah" denilmesini şart
koşmuştur ki biz buna "Kelime-i Tevhid" diyoruz. Allah (celle celaluhu) henüz kâinatı yaratmadan evvel
habibine bu ismi vermiştir. Muhammed ism-i şerifi Kur'an-ı Kerim' de dört ayrı yerde geçmektedir. İbn
Abbas’ın (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Benim ismim Kur’an'da Muhammed, İncil'de Ahmed, Tevrat'ta Ahyed'dir. Benim Ahyed olarak
isimlendirilmem, ümmetimi cehennemden döndüreceğim içindir."
Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) İsm-i Şerifi: Rasulullah Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) en
meşhur isimlerindendir. Mustafa; seçilmiş, seçkin demektir. O,bütün insanlar arasındaki en seçkin
insandır. Onda insanlara ait kötü ve çirkin sıfatlar bulunmaz. Onun çirkin beşeri hasletlerden uzak,
tertemiz ve pak oluşu sebebiyledir ki kendisine aynı zamanda "Safiyyullah" denilmiştir.
Vâsile b. Eska’dan (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem) seçilmiş olmasıyla ilgili şöyle buyurmuştur: "Allah, İbrahim'in
oğullarından İsmail'i seçti. İsmail'in oğullarından Kinaneoğulları’nı seçti.
Kinaneoğulları’ndan Kureyş’i, Kureyş’ten de Haşimoğulları’nı seçti, beni de
Haşimoğulları’ndan seçti."
“Mustafa'yı kendine kıldı habib,
Cümle dertlere hem o oldu tabib.
Her ne türlü ki saadet vardurur,
Yahşi huy u görklü adet vardurur.
Hak ona verdi mükemmel eyledi,
Yaratılmıştan mufaddal eyledi.
Cümle lütfu Hak ona kıldı nasip,
Onun için kendine kıldı karib.”
Süleyman Çelebi
HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA’NIN (sallllallllahu alleyhii ve sellllem)
MÜBAREK İSM-İ ŞERİFLERİ
Dııhye IŞIK
Evliyaların büyüklerinden
olup insanları Allah'a davet etmiş;
onlara huzuru, gerçek mutluluğu
tattırmıştır. Kasr-ı Arifan denilen
köyde doğmuş, ecdadı İmam-ı Caferi
Sadık'a ve oradan Hazreti Ali ve
Hazreti Fatıma validemize varan
salih bir babadan ve saliha bir
anadan doğmuştur. Asıl ismi Seyyid
Muhammed Bahauddin’dir. Allah’ın
sevgisini kalplere nakşettiği için
kendisine ( Nakşibend) denilmiştir.
Zamanının büyük velilerinden
Muhammed Bâbâ Semmâsî henüz
Şah-ı Nakşibendî hazretleri
doğmadan Kasr-ı Arifan'a gelir.
Geldiğinde, “Buradan bir büyük
zatın kokusu geliyor bir veli
yetişecek.” diyerek işaret etmiş,
tarikatın imamı olacak kişinin burada
ortaya çıkacağını talebelerine
müjdelemiştir. Babası Seyyid
Muhammed Buhârî şöyle anlatır:
“Oğlum Behaeddin'in doğmasından üç gün sonra, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri,
bütün talebeleri ile Kasr-ı Arifan'a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. Kasr-ı
Arifan'ı teşrif edince, yeni doğan oğlum Behaeddin'i alıp huzuruna götüreyim ve himmet, manevi
yardım isteyeyim dedim. Bu niyetle Behaeddin'i kucağıma alıp huzuruna götürdüm, Behâeddîn'i
elimden alıp, bağrına bastı ve „Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, manevi evlâtlığa kabul ettim.‟
buyurdu.”
Şah-ı Nakşibendî Hazretlerinin ilk hocası Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî’dir. Önce ondan ilim
irfan öğrenmiştir. Çocukluktan buluğ çağına kadar sohbetinde bulunur. Daha sonra şeyhinin en meşhur
talebesi Seyyid Emir Külâl'e emanet edilmiştir. Seyyid Emir Külâl, yetişmesi için büyük bir titizlik
gösterip onu tasavvuf da yüksek derecelere ulaştırmıştır. Daha sonra Mevlana Arif’in sohbetine gidip yedi
sene de onun yanında kalmıştır. Sonra Halil Ata hazretlerinin yanına gidip on iki sene de onun sohbetinde
bulunur. İki defa hacca gider. İkinci haccında Herat'a gidip Mevlana Zeynüddîn hazretleriyle üç gün
sohbet eder. İkinci hacca gidişinde Hicaz’dan dönüp bir müddet Merv Şehri’nde ikamet eder. Daha sonra
Buhârâ'ya dönüp oraya yerleşir. Emir Külâl hazretlerinin vefatından sonra insanlara doğru yolu gösterip
rehberlik vazifesi yapmıştır.
Şah-ı Nakşibend hazretleri elini tuttuğu insanı Allah’a ulaştırmış; huzuruna gelen kişiyi, ilahi feyizle
doldurmuştur. Gülenler Allah sevgisiyle, ağlayanlar Muhammed aleyhisselâma kavuşma hasretiyle
gözyaşı dökmüştür. Onun irşadıyla kalpler, imanın ne demek olduğunu anlamıştır ve bu yolda pek çok
halife yetiştirmiştir.
Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle anlatır: “Bir gün içimde karşı konulamaz derecede Seyyid Emir
Külâl hazretlerini görme arzusu oldu. Dayanamadım, dergâha gittim. Dervişleriyle birlikte oturuyordu.
Mübarek bakışlarıyla beni süzdü. Oradakilere, beni hemen dergâhtan uzaklaştırmalarını emretti. O
anda nefsim neredeyse baş kaldırıp isyan edecek gibi oldu. Nefsim, dizginleri neredeyse ele almak
üzereydi ki tam o sırada Allah-u Teâlâ‟nın yardımı bana yâr oldu. Kendi kendime şöyle düşündüm: „Şu
an mürşidim, benim bu kapıda ne kadar sadık olduğumu ölçmek istiyor. Bu, nefsimin terbiye edilmesi
için gerekiyor. O kovsa da ben, onun dergâhından ayrılamam. Çünkü baş koymam gereken kapı
burası.‟ Kapısının eşiğine yattım. „Bana her ne olursa olsun yine de kendimi bu eşikten
kaldırmayacağım.‟ dedim. Hava soğuktu, kar serpiştiriyordu. Sabah namazı vakti iyice yaklaşmıştı.
Seyyid Emir Külâl hazretleri ise evinden çıkmak üzereydi. Eşikten geçtiğini hatırlıyorum. O an ayağını
başıma bastı ve
„Kim o?‟ diye seslendi.
Dergâhta bulunan birkaç derviş de oraya gelmişti. Üzerime yağan karları temizlediler. Seyyid
Emir Külâl hazretleri,
„Evlâdım! Bu saadet libası, artık sana lâyıktır.‟dedi.
Daha sonra mübarek elleriyle ayağımdaki dikenleri çıkardı. Yaralarımı temizledi. Bana muhabbet
nazarlarını yöneltti.”
Her mürid, mürşidine karşı edepli olmalıdır. Çünkü mürşidler, Peygamber Efendimiz‟in (sallahu
aleyhi ve sellem) vârisleri olan velilerdir. Onlar, bize son Peygamber‟e nasıl tâbi olunması gerektiğini
öğretirler. Onlar, Hak yola insanları davet etmekle görevlendirilmişlerdir.
Şah-ı Nakşibendî hazretlerinin yetiştirdiği talebeler arasında damadı Alâeddin-i Attar,
Muhammed Parisa ve Yakub-i Çerhi en ünlüleridir. Tarikatı olan Nakşibendiyye az zamanda
Hindistan‟dan Anadolu‟ya kadar çok yerde yayılır. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerinin
mezhebinde bulunmuştur.
Şah-ı Nakşibendî hazretleri 73 yaşında, hicri 791'de doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan vefat
etmiştir. Alâeddin-i Attar ölümü ile şu bilgiyi verir:
“Şah-ı Nakşibendî hazretleri hastalanmış, son anlarını yaşıyordu. Bizler de Yasin Suresi‟ni
okuyorduk. O ise durmadan Kelime-i Şehâdet‟i söylüyordu. Biz okuduğumuz Yasin Suresi‟nin yarısına
geldiğimiz sıralarda odayı bir nur kapladı. Ne olduğunu anlamadık. Şimşek çakmasına benzeyen kısa
zaman içinde ruhunu Rahman'a teslim etmiş.”
Çanakkale'de yer alan Gelibolu Mevlevihanesi, görüyoruz ki gerek geçmişi gerekse günümüzdeki
faaliyetleri ile çok özel bir hizmet mekânı. İnsanlığa, Ümmet-i Muhammed'e, AŞK’a hizmet!
İşte bu hizmet mekânı,17.yy'da ilk postnişi Ağazade Mehmet Dede ve dervişleri tarafından inşa
edilmiş. Ağazade, gençliğinde malını mülkünü kardeşi Asaf Ağa'ya bırakarak dünya ile ilişkisini kesip
Konya Mevlana Dergâhı’na gitmiş. I.Bostan Çelebi'nin müridi olmasıyla birlikte çile çıkarmış. Uzun yıllar
Matbah-ı Şerif'te hizmet ettikten sonra Gelibolu'ya dönmüş ve şehrin ortasında bulunan Ahi Devle
Zaviyesi'ne yerleşip sohbet toplantıları düzenlemeye, Mesnevi dersleri vermeye başlamış. ( Evliya Çelebi'nin
de Ağa zade’nin ders ve sohbetlerinde bulunup mübarek ellerini öptüğü yazmaktadır. {Seyahatname - V,317 } ) Ancak
talebin artması ile zaviye yetersiz kalınca Ağazade, kardeşine iade ettiği mallarıyla ve tanıdıklarının da
yardımıyla bu zaviyenin yanına bir "Ayin-i Mevlevi Hangahı" inşa etmiş. Bugünkü mevlevihanenin
olduğu, yaklaşık 400 yıllık mekân aynı zamanda dünyanın en büyük mevlevihanesi, asithanesi ve
semahanesi özelliklerini taşıyor.
FATMA MERYEM AK
Zamanının en gelişmiş eğitim merkezleri arasında yer alan bu mevlevihane 1889 - 1900 yılları
arasında bir onarım geçirdikten sonra tabiri caizse derin bir uykuya dalmış. Bugün mevlevihaneyi daldığı
bu derin uykudan uyandıran “Gelibolu Mevlevihanesi’ni Koruma ve Mevlevi Kültürünü Tanıtma
Derneği” ile “Bursa Mevlana Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği” el ele vererek Ağazade Mehmet
Dede ve dervişlerin yolundan gidiyorlar. Her ay düzenli olarak programlar yapılıyor, Mevlevi Üstadı
Bayındırlı Hacı Mustafa Özbağ Efendi bu programlara katılıyor ve Mesnevi hazinesinden sohbetler
veriliyor ardından da sema ediliyor. “Mevlevilik bir yoldur, semazenler de bu yolun yolcuları.” der Üstad
Mustafa Özbağ Efendi. “Bir gün Gelibolu Mevlevihanesi’nin kendi semazenleri olacak.” hayaliyle çıkılan
bu yolda bugün 20 semazen hizmet vermekte. Bunun yanı sıra 34 neyzen, 30 bendirzen ve 25 ilahici,
açılan kurslarda eğitim görmektedir. İşte bu yolcular tıpkı tüm “Hak Yolcuları” gibi Aşk’a hizmet
ederken, gerek Bursa’da gerek Gelibolu’da, hiçbir faaliyetten ücret talep etmeyip tamamen “gönüllülük
esasıyla” çalışmakta ve tüm gayretleriyle mevlevihaneyi yaşatmaktadırlar.
Mevlevihanede yıl içinde yapılan bazı etkinlikler ise şunlar:
Her yıl Nisan ayında “Kutlu Doğum Sema Programı”, Mayıs ayında Kurtuluş Savaşı’na katılan
Mevlevi alayını ve askerlerimizi temsilen 57.Alay Şehitliği’ne yapılan “Cepheye Sema Mevlevi
Yürüyüşü” , Aralık ayında Mevlana Hazretleri’nin, düğün günüm dediği, ölüm yıldönümü olan “Şeb-i
Arus Programı”. Programlara çeşitli il ve ilçelerden otobüsler kalkmakta ve yüzlerce kişi katılmakta.
Bununla birlikte her ay bayanlara özel, manevi büyüklerimizin hayatlarının anlatıldığı bayan sema
programı yapılmakta.
Üstelik Mevlevilik, Mevlevihane’de kalmayıp şehrin en önemli merkezi olan Çanakkale On Sekiz
Mart Üniversitesi’nde de “Tasavvuf Topluluğu” ile Mevlevi ruhunu yaşamak isteyen öğrencilere ulaşmış
durumda. Topluluk her ay “Anadolu’nun Manevi Direkleri” adlı programlarını icra etmektedir.
Gelibolu’da mevleviliği yaşayan ve yaşatan tüm arifler için yazıyı Pirimiz Mevlana Celaleddin-i
Rumi Hazretleri’nin sözüyle bitirmek istiyorum: “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim
mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”
ÖLENİN ARKASINDAN 7’Sİ 40’I 52’Sİ YAPILIR MI?
ÖMER NAZİF
“Size iki şey bıraktım. Bu iki şeye sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa
düşmezsiniz. Bunlardan biri Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim, diğeri ise Peygamber’in
(sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetidir.”1
Hepimizin günlük yaşamda tanık olduğu bir adet: Ölen kimsenin ardından yedisi, kırkı,
elli ikisi gibi özel günlerde Kur’an-ı Kerim ve mevlid okutmak...
Peki, bu uygulama dinimizde mevcut mudur? Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i Rasulullah’ta
geçer mi?
Biz bu âdete Diyanet’in dediği gibi astığım astık, kestiğim kestik bir şekilde bid’attır
demeyeceğiz. Hangi kısımları doğru, hangi kısımları yanlış, bunlar üzerinde duracağız.
Bidat, dinde dayanağı olmaksızın sonradan çıkan her şeydir.
Ölünün ardından halk inanışına göre burnunun düştüğü gün, etinin döküldüğü gün vb.
olmak üzere- belirlenmiş gün ve gecelerde mevlid okutmak, bir takım merasimler
düzenlemek Kur’an-ı Kerim’de bulunmaz. Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde
de görülmemiştir. Elbette Kur’an-ı Kerim okumak ne vesile ile olursa olsun çok güzel ve
hayırlı bir iştir; ancak bunun için bu gibi geceler tayin etmek yanlıştır. Üstelik bunları
üzerimize farz görmek, durumu müsait olmayan insanlara illaki belirlenen tarihte mevlid
okutması için psikolojik baskı yapmak, yapılan mevlide gelmeyen insanlara karşı suizan
beslemek hoş olmayan şeylerdir. Kaldı ki bu belirlenen gecelerde ölünün sanılan durumda
olduğu ne malumdur?
Çürüme; kişinin et ve kemik yapısına, gömüldüğü arazinin yapısal özelliklerine göre
değişim gösteren bir olaydır. Ya ölen kimsenin bedeni çürümüyorsa? Elli ikisini etin
kemikten ayrıldığı gün ise eğer nasıl yapacağız?
Bir diğer husus ise bu merasimlerde mevlid okutulması. Mevlid, Peygamber
Efendimiz’in (sallallahu ve sellem) doğumunu ve şahsını öven, şüphesiz çok güzel ve anlamlı
şiirlerdir. Ancak bunların, kaynağını Eski Türklerin “yuğ” adını verdikleri ölüyü yâd etme
merasimlerinden alan törenlerimizde okutularak ibadetmiş gibi algılanması yanlıştır.
Peygamberler ve sahabeler ölülerinin arkasından bu gibi merasimler yapmamışlardır.
Ölünün ardından belirli günlerde yas tutma ve belirli günlerde (!) mezarı başında dua etme
geleneği Hristiyanlık’ta ve Musevilikte mevcuttur. Peygamber efendimiz (sallallahu ve sellem)
hayatı esnasında onlara benzememek için yaptıklarını asla yapmamış, daima onlara
muhalefet etmiştir.
Mevlid okutma geleneği Rasulullah’ın (sallallahu ve sellem) ölümünden 300-400 yıl sonra
Mısır’da hüküm süren Fâtimiler arasında Peygamber Efendimiz’in (sallallahu ve sellem) doğum
gününü anmak için devlet erkânı arasında sarayda tertiplenmiştir. Fâtimiler, mevlid
merasimini Hazreti Ali (radıyallahu anh) ve Hazreti Fâtıma’nın (radıyallahu anha) doğum
günlerinde de tertip etmişlerdir.
Osmanlı’da ise mevlid ilk defa III. Murad zamanında 1588’de resmi hale gelmiştir. İlk
zamanlar Rasulullah’ın (sallallahu ve sellem) doğduğu zaman ve sadece camilerde okunan
mevlid, sonraları para karşılığında hanendeler tarafından rastgele zamanlarda, kandil
gecelerinde, ölü ardından; yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecelerde, sene-i devriyelerde
okunmaya başlanmıştır. Hatta günümüzde düğünlerde dahi okutulur olmuştur.
İbadette Allah (celle celaluhu) rızası gözetilmektedir ki bazı sûfiler Allah’tan rıza
beklemeyi bile menfaat görüp sırf Allah için ibadet edilmesi gerektiğini savunurlarken bu
nasıl bir çelişkidir ki ibadet olarak gösterilen ve görülen bir işten maddi menfaat beklenir?
Üstelik bu menfaat, ölen kimseler için olmazsa olmaz görülür?
Burada aktarmadan geçemeyeceğimiz bir hâdise de bize, anlatmak istediğimiz konuda
yol gösterecektir:
“Rasulullah (sallallahu ve sellem) zamanında bir kısmı (sekiz rek’atı) cemaatle, bir kısmı
da münferid kılınan teravih namazının tamamının cemaatle kılınmasını emreden Hazreti
Ömer (radıyallahu anh) bunun bid’at olacağını söyleyenlere:’Bu bid’atsa ne güzel bid’attir.’
cevabını verir.
İslam âlimleri bid’atı, “bid’ayı hasene” ve “bid’ayı seyyie” olarak ikiye ayırırlar. Yani
iyi bid’at, kötü bid’at.2
Bunun yanında Rasulullah (sallallahu ve sellem) efendimiz:“Ashabım yıldızlar gibidir,
hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.” buyurmuştur.3
Eğer işin bu veçhesini göz önünde tutarsak mevlid okutmayı da tam anlamıyla bid’at
göremeyiz. Zira mevlidler; milletin evlerinden hadis okudukları için toplatıldığı, Allah’ı
andığı, zikrettiği için karakol köşelerinde işkence edildiği sıkıntılı zamanlarında din adına tek
dayanak olmuştur. Bizim rahat koltuklarımızda oturup o sancılı dönemleri yaşanmamış
sayarak mevlidlere bid’at dememiz, dâr’ül islam olmayan devletimiz içinde trajikomik değil
midir?4
Buradan da anlaşıldığı üzere aslında
bid’at olan ölü arkasından hayır işlemek,
sadaka vermek ki cenaze evinde verilen
yemeği bu amaçlı görüyorsak- Kur’an-ı Kerim
okumak ve okutmak değildir. Bunları hiçbir
tutarlı dayanağı olmayan özel günlerde
yapmayı diretmek, bu günlerde kimilerimizin
gelir kaynağı (!) olan şeyleri ibadetmiş gibi,
farzmış gibi uygulama zorunluluğu hissedip
hissettirmek bid’attır.
1 İrşad Dergisi, Mart-Nisan,2011,Bursa
2 Kütüb-i Sitte, cilt 1,sf.183
3 Kütüb-i Sitte,12-148/4368
4 bkz. mustafaozbag.com,13 Aralık 2012 Programı
ÇOCUK EĞĠTĠMĠ VE AĠLE
Bengisu UMMAN
Bir çiçek güzeldir, iki çiçek daha da
güzeldir. Fakat birkaç çiçekle bahçe
oluşmaz. Bahçe oluşması için ancak
binlerce çiçeğin bir araya gelmesi gerekir.
Kötü ahlak ve davranışların çok olduğu
dünyada, çocukları iyi yetiştirmek için
çevremizdeki güzel davranışları ayırarak
seçip göstermek, dikkatlerini o
davranışlara ve olumsuz örnekleri silecek
insanlara ve ortamlara çevirmek gerekir.
Nitekim Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretleri bir hadis-i şerifinde “Size cemaati tavsiye
ederim, ayrılıktan da sakının, zira şeytan iki kişiden uzak durur.’’(Tirmizi) buyurarak toplulukta hayır
olduğunu belirtmiştir.
Çocuklar oluşturulacak toplu ortamlarda konuşur, kaynaşır, birbirlerinden etkilenirler. Arada
büyüklerin sohbetinden istifade eder, onlara kulak misafiri olurlar. Böylece güzel ortamlarda daha iyi
yetişirler. Çocuklara sohbette dinleyeceği sözün tesiri, anne babanın belki binlerce sözünden daha etkili
olur. Çünkü söylediğimiz, öğüt verdiğimiz davranışları evde ne kadar uyguladığımızı kendimize
sormamız gerekir.
Üstadımız Bayındırlı Hacı Mustafa Özbağ hazretleri bir sohbetinde: “Çocuklarınız sizin
aynınızdır, ona ne öğretirseniz öğretin siz onu uygulamadığınız sürece bir faydası olmaz. Çocuklar
söyleneni değil yapılanı uygularlar. Siz çocuğunuza gıybet etmenin ne kadar günah olduğunu, gıybet
edenin ağzından pis kokular geleceğini söyleyip sonra çocuğunuzun yanında kayınvalidenizin veya
başka birinin gıybetini ederseniz çocuktan gıybet etmemesini beklemeyiniz.” buyurmuştur.
Unutmayalım ki çocuğun beyin gerisine, “Annem o kadar sohbet dinliyor, bana da sakın yapma
çok günah diyor; ama kendisi yapıyor.” düşüncesinin yerleşmesi, çocuklarımızı çelişkide bırakmamıza
ve onların olumsuz davranışlar sergilemesine yol açacaktır.
KAVUN VE KARPUZ
KARPUZ
Hazreti Ayşe radıyallahu anha’dan rivayet edildiğine göre: “Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi
ve sellem karpuzu hurma ile yiyip şöyle derdi:'Hurmanın hararetini karpuz ve kavunun serinliği ile
karpuz ve kavunun serinliğini de şunun harareti ile gideriyoruz.' ”( Tirmizi-Ebu Davud )
Karpuz; otsu, soğuk, yaş ve temizleyici özelliğe sahip bir bitkidir. İçerdiği B ve C vitaminleri ve
sodyum, kalsiyum, potasyum, demir gibi mineralleriyle tam bir şifa kaynağıdır.
%90 oranında su içeren karpuz, çok iyi bir idrar söktürücü
olup vücuttaki atık maddeleri, kanı ve bağırsakları temizler.
Böbrekleri çalıştırır. Böbrek taşlarını ve kumlarını dökmeye
yardımcı olur. Yağ ve kolesterol içermediğinden kalorisi düşük
bir meyvedir. Bu nedenle kilo vermeyi hızlandırır. Karpuz iyi
bir lif kaynağı olduğundan bağırsak hareketlerini düzenlemede
ve bağırsak kanserini önlemede rol oynar. Ayrıca C vitamini ve
antioksidan özelliği ile çeşitli kanser türlerine karşı etkilidir. Bu
etkilerinin yanı sıra kalp fonksiyonlarının ve kan basıncının
düzenlenmesine de yardımcı olur. Çocuklarda kemiklerin
gelişmesini sağlar. Vücuda zindelik, serinlik ve ferahlık verir.
Karpuzun aç karna yenmesi önemlidir; çünkü yemek
üzerine yendiğinde hazmı zorlaşır.
KAVUN
İçerisinde A,B,C vitaminleriyle bol miktarda demir, iyot ve
krom bulunur. Kavun da karpuz gibi kanı ve böbrekleri temizler.
Sinirleri yatıştırarak insana sükûnet verir ve uykuyu düzenler.
Bağırsaklara yumuşaklık verir. Böylece kabızlığı ve basurdan
kaynaklanan rahatsızlıkları azaltır. Cilt sağlığı açısından da oldukça
önemli olan kavun cildin taze kalmasını sağlar. Cilde canlılık ve
parlaklık verir. İçerisinde şeker oranı fazla olduğundan dolayı şeker
ve tansiyon hastalarının tüketmesi uygun değildir.
“Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in
meyvelerden en çok sevdiği yaş hurma, üzüm, kavun ve karpuzdu.
Karpuzu, şeker ve ekmekle bazen de taze hurma ile yerdi.” (İmam
Gazali)
ALLAHÜMME SALLİALA SEYYİDİNE MUHAMMEDİN
VE ALA ALİ SEYYİDİNE MUHAMMEDİN VE SAHBİHİ VE SELLİM
TEDAVİDE HARAMLA İZLENEN YOL
ESLEM SARIGÜL
“Allah-u Teâlâ Hazretleri hastalığı da
ilacı da indirmiştir ve her hastalığa bir ilaç var
etmiştir. Öyleyse tedavi olun. Ancak haram olan
şeyle tedavi olmayın.” [Ebu Davud]
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem), Hazreti Allah’ın (celle celaluhu) her
hastalık için meşru ve helal olan bir ilacı,
devayı yarattığını bildiriyor bizlere. Hadis-i
şerifin son kısmında ise tedavi yollarının sınırı
çizilmiş: Haram şeylerle tedavi olmamak.
“Haram olan şeyden ilaç yapılır mı?” ya da “Haram olan şeyler tedavide kullanılır mı?” soruları,
üzerinde tartışılan bir konu olmuştur. Ancak Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem)
hadislerinde mevzu nettir. Hadislerde geçen yasaklanmış şeylerden biri şarap diğeri ise necis maddelerdir.
Peygamberimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) önce insanlar şarap içerler ve tedavide kullanırlardı.
Tarık bin Süveyd el-Hadrami (radıyallahu anh) şöyle demiştir:
„Ya Rasulullah, bizim memleketimizde üzümler var. Biz onun suyunu çıkarıp şarabını içiyoruz
(ne buyrulur)?‟ dedim. O,„Hayır. (yapmayınız)‟ buyurdu. Sonra ben (tekrar) ona müracaat ederek „Biz
onunla hastayı tedavi etmek isteriz.‟ dedim. O,„O (şarap) kesinlikle şifa değildir ve lâkin bir hastalıktır‟
buyurdu.” [İbn-i Mace]
Yine bir başka hadisinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teâlâ
ümmetimin şifasını, onlara haram kıldığı şeylerde yaratmamıştır.” [Ebu Davud, Tirmizi]
Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerine dayanarak, Hanefi ve Hanbelî mezheplerine göre
haram kılınmış yiyecek içeceklerle tedavi caiz değildir. Ancak şunu da belirtelim ki Hanefi mezhebinde
dayanılmaz açlık sırasında murdar ölmüş hayvan eti yemek, susuzluktan ölme durumuna gelinmişse şarap
içmek caiz görülmüştür. Fakat açlık, susuzluk durumu ile hastalık aynı şeyler değildir. Açlık veya
susuzluktan öleceğini anlayan kimsenin haramı yemesi farz olur; fakat hastalık halinde, haramla tedavi
olmak konusunda bunu söyleyemeyiz. Öyle ki sahabe efendilerimizden de birçok kimse haramla tedavi
yoluna gitmemiştir. Eğer tedavide başka bir alternatif bulunamamışsa ve tedavinin olumlu sonuç vereceği
kesin olarak biliniyorsa duruma göre haramla tedavi yoluna gidilebilir.
Tedavide bazı ilaçlara da alkol veya sarhoşluk veren
maddeler karıştırılıyor. Özellikle depresyon ve nöroloji
vakalarında kullanılan ilaçların bir kısmında, bu tür maddelerin
olduğu bilinmektedir.
Bu konuda tedavinin düzenlenmesinde dikkat edilmesi gerektiğini
ve eğer varsa alternatif ilaçların kullanılmasının daha doğru
olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak kişi kendi durumuna göre
eğer mümkünse meşru yiyecek, içecek ve ilaçlarla tedavi
olmalıdır. Alternatif bir tedavi uygulanamıyorsa bahsedilen diğer
yollara gidilebilir. Allah her şeyi en iyi bilendir.
Dua ile...
HAZIR GIDALARIN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
HAFSA KEVSER
Çocukların sağlıklı olduklarını gösteren en önemli göstergelerden biri büyümeleridir. Sağlıklı
çocukların boyları düzenli olarak uzar. En hızlı büyüme devresi anne karnında gerçekleşir. Bir yaşına
kadar çocukların boyları hızla uzar. 3-4 yaşından sonra boy uzaması yılda 4-6 cm olarak devam eder.
Ergenliğe kadar devam eden bu süre, ergenlik sonunda durur. Sağlıklı beslenmeyen, hazır mamalarla
beslenen, yeteri kadar sebze meyve yemeyen; şeker, cips, hazır meşrubat (cola gibi) gibi şeyleri çok
tüketen çocukların boyları kısa kalır.
Küçük yaşta Rasulullah’la (sallallahu aleyhi ve sellem) evlenen Hazreti Aişe (radıyallahu anha) şöyle
söylüyor: “Annem Rasulullah’la evleneceğim zaman beni şişmanlatmak istedi. Ancak bana hurma ile
salatalık yedirinceye kadar arzu ettiği ilaçların hiçbirini içmedim. O ikisinden muntazam yemeğe
devam edince güzel bir şişmanlık kazandım.”
Büyümenin iyi sürdürülmesi için düzenli beslenme şartıyla, günlük gıdaların arasında mutlaka süt,
peynir, sebze ve meyve gibi besinlerin yer almasına özen gösterelim.
KETÇAP
7 adet olgun domates
1 çay bardağı limon suyu
1 çay bardağı sirke
1 adet etli kırmızıbiber
1 tatlı kaşığı toz şeker
1 adet soğan
1 çay bardağı zeytinyağı
Pul biber
YAPILIŞI: Domatesler kabukları soyulup
soğan ve biberle su konmadan haşlanmaya bırakılır.
Süzgeçten geçirilip püre yapılır. Diğer malzemeler
katılır ve kaynatılır. Soğuyunca ağzı kapalı şişeye
konulur.
MAYONEZ
1 çay bardağı zeytinyağı
Yarım limon
1 çay kaşığı hardal
Tuz
Cam ya da porselen bir kaba
yumurtaların sarıları konur. Hardal ilave
edilip hep aynı yönde karıştırılır.
Zeytinyağı azar azar damlatılarak
karıştırılır. Yağ yedirilince azar azar
limon konulur. Servisten önce biraz tuz
serpilir. Afiyet olsun
“Ya Rabbi, niyet ettim günlük virdimi çekmeye”
“üç Ġhlâs bir Fatiha”
“Ya Rabbi, Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hz. Ruhlarına ve bütün geçmiĢ Peygamber Efendilerimizin ruhlarına,
Cihar-i yar-i Güzin efendilerimiz, Ebubekir-i Sıddık, Ömer-ül Faruk, Osman-ı Zinnureyn, Ali-yel Murtaza (r.a) Hz.
Ruhlarına, aĢereyi mübeĢĢerenin, evladı Rasulullah, Zevce’yi Rasulullah, Ġmam-ı Hasan, Ġmam0ı Hüseyin yetmiĢ iki
Ģühedanın ve bütün Ģühedanın, tüm Ashab-ı Rasulullah Hz. Ruhlarına, Ġmamımız Ġmam-ı Azam Ebu Hanife, Ġmam-ı
ġafii, Ġmam-ı Malik, Ġmam-ı Hanbeli ve bütün mezhep imamlarının ruhlarına hediye eyledim vasıl ve hissedar eyle ya
Rabbi.”
“üç Ġhlâs, bir Fatiha”
“Ya Rabbi Pirimiz Seyyid Abdulkadir Geylani. Seyyid Ahmed-er Rufai. Seyyid Ahmed-el Bedevi. Seyyid
Ġbrahim Dusiki. ġeyh Ebu’l Hasan el ġazeli. ġah-ı NakĢibend-i Muhammed Bahaddin. ġah-ı Mevlana Celaleddin-i
Rum-i. ġah-ı Hacı BektaĢi Veli. Hacı Bayram-ı Veli. Mehmet Muhyiddin Üftade Hz. Ve tüm Pir efendilerimizin
ruhlarına hediye eyledim vasıl ve hissedar eyle ya Rabbi.”
“üç Ġhlâs, bir Fatiha”
“Ya Rabbi bütün geçmiĢ MürĢid-i Kamillerin, velilerin, evliyaların, derviĢlerin, müminlerin ruhlarına.
Üstadımız Bayındırlı Hacı Mustafa ÖZBAĞ Efendinin ruhaniyetine ve yaĢayan bütün MürĢid-i Kamillerin, velilerin,
evliyaların ruhaniyetlerine. Bütün derviĢ kardeĢlerimizin ve ümmeti Muhammed’in ruhaniyetlerine, turuk-i aliyeden
ve akrabayı taallukatımızdan geçenlerin ruhlarına hediye eyledim vasıl ve hissedar eyle ya Rabbi.”
100 defa “Sübhanallahi ve bihamdihi, sübhanallahi‟l azim ve bihamdihi estağfirullah el azim.”
100 defa “La ilahe illallahu vahdehu la-şerike leh, Lehu‟l mülkü ve lehu‟l hamdü ve hüve ala külli şey‟in kadir.”
100 defa “Allahümme salli ala seyidine Muhammedin ve ala âli seyidine Muhammedin ve sahbihi ve sellim.”
100 defa “Kul hüvallahu ehad. Allahüs samed. Lem yelid ve lem yüuled ve lem yeküllehu küfüfen ehad.”
100 defa “La ilahe illallah” (Tevhid en az yüz defa, yetmiĢ bine kadar çoğaltılabilir.) Okunabildiği kadar Kuran-ı
Kerim okunur. Dua edilir.
Yukarıda tarif edilen dersi günde en az bir sefer yapmak gerekir. Eğer daha fazla yapmak isterse sabah ve
akĢam yapılabilir. Daha da fazla yapmak isterse istediği kadar yapabilir. Eftal olanı az da olsa devamlı olanıdır.
Her sabah ve akĢam namazından sonra dünya kelamı konuĢmadan yedi kez “Allahümme ecirni min‟en-nar”
ve yine yedi defa “Hasbinallahu ve nimel vekil.” Her namazdan sonra normal namaz tesbihatı, 33 defa
“Sübhanallah”, 33 defa “Elhamdülillah”, 33 defa “Allahu ekber.”1 defa “La ilahe illallahu vahdehu la şerike
leh, Lehu‟l mülkü ve lehu‟l hamdü ve hüve ala külli şey‟in kadir.” 300 defa “La ilahe illallah” (Tevhid en az üç
yüz defa, beĢ bine kadar çoğaltılabilir) Dua edilir.
-“ Kim günde yüz defa „Sübhanallahi ve bihamdihi‟ derse günahları denizin köpüğü kadar da olsa
bağışlanır.” Buhari, Müslim, Muvatta, Tirmizi
-Abdullah b.Amr (r.a) Rasulullah’ın (s.a.v) Ģöyle buyurduğunu rivayet etti. “Kim günde iki yüz defa „La ilahe
illallahu vahdehu la-şerike leh, mülkü ve lehu‟l hamdü ve hüve ala külli şey‟in kadir‟ derse onun amelinden
daha faziletlisini yapan hariç, kendisinden öncekilerden hiçbiri onu geçemez ve sonrakilerden hiçbiri de ona
yetişemez. Onun aldığı çok sevabı alamaz.” Ġmam Ahmed, Taberani
-Ġbn-u Mesud (r.a) anlatıyor: “Rasulullah (s.a.v) buyurdular ki; „Kim bana bir kere salât okursa Allah da
ona salat okur ve on günahını affeder, mertebesini on derece yükseltir.” Nesai
-Enes (r.a) anlatıyor: “Kim Kul hüvallahu ahad suresini günde iki yüz defa okursa üzerindeki kul borcu
hariç elli yıllık günah silinir.” Tirmizi
-Ebu’d Derda’dan (r.a) Rasulullah’ın (s.a.v) Ģöyle buyurduğu rivayet edildi: “Her hangi bir kul yüz defa „La
ilahe illallah‟ derse (Allah‟tan başka hiçbir ilah yoktur) Allah Teala kıyamet gününde onu, yüzü ayın on dördü
gibi olarak diriltir, o gün onun amelinden daha faziletli hiçbir kimsenin ameli Allah‟a yükseltilmez. Ancak
onun söylediğinin benzerini veya daha fazlasını söyleyen hariç.” Taberi
-Haris b.Müslim et-Temimi (r.a) Peygamber’in (s.a.v) kendisine Ģöyle buyurduğunu söylemiĢtir. “Sabah
namazını kıldığında hiçbir şey konuşmadan önce yedi defa “Allahümme ecirni mine‟n nar” (Allah‟ım beni
cehennem ateşinden koru) söyle. Şunu bil ki sen bugün ölürsen Allah yedi defa “Allahümme ecirni mine‟n nar”
söyle. Şunu bil ki sen bu gece ölürsen Allah seni cehennemden korunanlardan kılar.” Nesai, Ebu

KARABAŞ-İ VELİ KÜLTÜR MERKEZİ
XVI. yüzyılda Halvetiye tarikatına bağlı olarak bağlı olarak Şeyh Yakup Çelebi tarafından
kurulmuştur. XIX. yüzyıldan itibaren Kadiriye tarikatının Eşrefiye koluna bağlı şeyhler tarafından idare
edilmiştir. 1925 yılında tekkelerin kapatılmasından sonra semahanesi bir müddet idman yurdu, diğer
kısımları ise ev olarak kullanılmıştır. Dergâhın kuruluşundaki orijinal yapıları günümüze gelememiştir.
Semahanenin doğu tarafında yer alan hazirede, dergâhta görev alan meşayıhın yanı sıra, Bursa’da resmi
görevli başka zevat ile onların eşlerine ait kabirler bulunmaktadır.
Osmangazi Belediyesi tarafından 2002 yılında başlatılan yenileme çalışmaları 2005 yılında
tamamlanmış ve nihayet öncelikle Üstad Mustafa Özbağ ve Bursa Tasavvuf Vakfı katkılarıyla özüne
uygun olarak hizmet vermeye başlamıştır.
Bir ‘Hu’ nidasıyla ‘Ol’ tecelliyatını yaşayan bir mekândır Karabaş-i Veli Kültür Merkezi. Hoşgörü
ve gönülden hizmetin, kardeşliğin yaşandığı ve yaşatılmaya çalıştığı bir dost evidir. Her sene manevi
duyguların yoğun yaşandığı günlerde de evinde misafir ağırlar bir eda ile Bursalılara ve diğer şehirlerden
gelen konuklara ikramlarda bulunulur bu hoş mekânda. Adeta geleneksel bir aile sofrası tadında her yıl
Aşure ve kandil günlerinde iftar verilmektedir. Ayrıca ‘Kutlu doğum’ ve ‘Şeb-i arus’ programları ile bu
özel geceleri de ihya etmektedir.
Bursa Karabaş-i Veli Kültür Merkezi hizmetkârları olarak Türkiye’nin en büyük, Dünya’nın ise
ikinci büyük mevlevihanesi olan Gelibolu Mevlevihanesi’nde her ay sema programları düzenlenmektedir.
Bunun yanı sıra İzmit Saatçi Ali Efendi Konağı, İzmir, İstanbul, Konya gibi birçok il ve ilçede Üstadımız
Mustafa Özbağ Beyefendi’nin Mesnevi Sohbetleri ile âşıkların zikri sema meclislerinde
toplanılmaktadır. Her ayın ilk pazartesi günü saat 13.30’da bayan semazenler eşliğinde sadece bayanlara
yönelik programlar gerçekleştirilmektedir.
Muhammedi bir eğlencenin ve çeşitli
kültürel değerlerin bir arada paylaşıldığı
‘Geleneksel Bursa Karabaş-i Veli Kültür
Merkezi Kocayayla Şenlikleri’ ile de İslami
eğlencenin örnekleri yaşatılmaktadır. Yine
aynı çatı altında bayanlar ve erkekler için
ücretsiz olarak sema, ney, ilahi, bendir,
Kuran-ı Kerim, Arapça ve öğrencilerin okul
derslerine yönelik kurslar verilmektedir.
Kültür hizmeti olarak da ‘İrşad Dergisi’ni
sizlerle paylaşmaktayız. Bütün bu
programlar, kurslar ve de ikramlar herkese
açık ve ücretsizdir.
İstikameti İslam, rehberi Muhammed-i
Mustafa olana Allah muvaffakiyet nasip
eder. Onlardan olabilmek duasıyla…
Kültür merkezimizde sema, ney, ilahi ve bendir kursları
ÜCRETSİZ olarak verilmektedir.
Bayanların kurslarının yer ve zamanları şöyledir.
Cuma gecesi saat 18.15-19.45,
Cumartesi günleri saat 11.15-12.45 arası TASAVVUF VAKFI binasında kurs
verilmektedir.
Perşembe günü saat 13.00-15.00, Cumartesi ve Pazar günleri de 10.00-12.00
saatleri arasında KARABAŞ-İ VELİ KÜLTÜR MERKEZİ’nde kurs
verilmektedir. Mail adresi: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Çarşamba günleri 13.45-16.30,
Çarşamba akşamları (çalışanlara) 18.30-20.00,
Cumartesi (çocuklara) 10.30-12.30 saatleri arasında TASAVVUF VAKFI
binasında kurs verilmektedir.
Cumartesi günleri saat 12.45-13.30 arasında TASAVVUF VAKFI binasında
kurs verilmektedir.
TASAVVUF VAKFI ADRES
Tayakadın mah. Bahçe sk. Gül apt. No: 42 (Gazcılar caddesi) Osmangazi / BURSA
KARABAŞ-İ VELİ KÜLTÜR MERKEZİ ADRES
İbrahim Paşa cad. Çardak sk. No:2 (Heykel/Kız lisesinin üstü)
Osmangazi / BURSA Telefon: 0(224) 222 03 85
Mail adresi: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
http://mevlana.org.tr/
KARABAŞ-İ VELİ KÜLTÜR MERKEZİNDEKİ
BAYANLARA VE ERKEKLERE YÖNELİK KURSLAR